Şöyle bir sahne düşün. Gelişmekte olan bir ülkenin altında devasa bir petrol yatağı uyuyor ama o petrolü yerden çıkaracak para da yok, sondaj kulesi de, mühendis de. Karşısında dünyanın dört bir yanında kuyu açmış, milyarlarca dolarlık ekipmanı ve tecrübesi olan uluslararası bir petrol şirketi duruyor. İkisi bir masaya oturup tuhaf bir pazarlık kuruyor. Petrolün sahibi sen kal, yerin altındaki her varil senin olsun, ama parayı, riski ve teknolojiyi ben getireyim. Karşılığında kuyudan çıkan ham petrolü belli bir formülle bölüşelim. İşte bu düzenin adı üretim paylaşım anlaşması, kısaca İngilizce baş harfleriyle PSC. Tek bir cümleyle, kaynağın mülkiyetini devlette tutarken üretmenin yükünü şirkete yıkan ve sahadan çıkanı ortaklaşa paylaştıran bir sözleşme.
Kavramın özündeki takas
Bu modelin can damarı basit bir takasta yatar. Bir tarafta kaynağa sahip ama parasız bir devlet, öbür tarafta parası ve becerisi olan ama kaynağı olmayan bir şirket. İkisi de tek başına petrolü paraya çeviremez. PSC bu boşluğu doldurur, her iki tarafın elindekini ortak bir potada birleştirir.
Anlaşmanın kalbinde duran fikir, mülkiyet ile işletmeyi ayırmak. Petrol toprağın altında kaldığı sürece hukuken devletin malı sayılır. Şirket o petrolün sahibi olmaz, çıkardıktan sonra belli bir payını alma hakkını kazanır. Yani bir mülk satın almaz, bir hizmet ve risk üstlenir, karşılığında üretimden pay kapar.
Bu ayrım kulağa ince bir hukuk detayı gibi gelse de koca bir güç dengesinin temelini oluşturur. Kaynağın devlette kalması egemenlik duygusunu korur. Halkın gözünde petrol hala milletin malı kalır, yabancıya satılmış bir hazineye dönüşmez. Şirket de mülk sahibi olmadan, üretime ortak olarak bu hassas konunun etrafından dolaşır.
Riski ve faturayı kim taşır
PSC'nin en çekici yanı, başlangıçtaki bütün ağırlığı şirketin omzuna yüklemesi. Bir petrol sahası açmak korkunç pahalı ve riskli bir işe dönüşür. Önce arama yapılır, jeolojik etütler çıkarılır, deneme kuyuları delinir. Bu kuyuların çoğu kuru çıkar, altından petrol yerine kaya ve hayal kırıklığı gelir. Para harcanır ama karşılığında tek varil bile çıkmaz.
İşte bu kumarı devlet değil şirket oynar. Arama başarısız olursa faturayı şirket öder, devletin cebinden tek kuruş çıkmaz. Bu yüzden parası kıt ülkeler için PSC neredeyse risksiz bir kapı aralar. Petrol bulunamazsa kaybeden olmazlar, bulunursa kazanan tarafa otururlar.
Şirket bu riski neden göze alır? Çünkü kuyudan petrol fışkırırsa ödül de büyür. Yüksek risk, yüksek getiri mantığı burada en saf haliyle işler. Bir bahse girer, kazanırsa hem masrafını çıkarır hem uzun yıllar sürecek bir gelire kavuşur.
Cost oil ve profit oil
Petrol bulunup üretim başladığında işin asıl mekaniği devreye girer ve sahadan çıkan ham petrol ikiye ayrılır. Bu ayrımı anlamak, bütün modeli anlamak demek. PSC tam olarak iki kavramın etrafında döner. Cost oil ve profit oil.
Cost oil, kelimenin tam karşılığıyla maliyet petrolü. Şirketin arama ve üretim için harcadığı parayı geri almasına ayrılan kısmı anlatır. Üretimin belli bir yüzdesi her yıl bu masrafları kapatması için verilir. Sondaja, ekipmana, işçiliğe ne harcadıysa o tutarı maliyet petrolünden yavaş yavaş geri toplar. Yani önce kasasından çıkan parayı geri alır.
Maliyet petrolü ayrıldıktan sonra geriye kalan ham petrole profit oil, yani kar petrolü denir. Asıl paylaşım burada yapılır. Bu kar petrolü, önceden anlaşılmış bir oranla devlet ile şirket arasında bölüşülür. Diyelim anlaşma yüzde 60'a yüzde 40 demiş. Kar petrolünün yüzde 60'ı devlete, yüzde 40'ı şirkete gider. Devlet sondaj yapmadan, sadece kaynağın sahibi olduğu için bu payı alır.
Küçük bir hesapla bölüşme
Rakama dökünce tablo netleşir. Diyelim bir saha yılda 100 varil petrol üretiyor. Anlaşma şöyle kurulmuş. Cost oil tavanı üretimin yüzde 40'ı, kar petrolü paylaşımı devlete yüzde 60, şirkete yüzde 40. Şirket o yıl masraflarını kapatmak için tam tavan kadar, yani 40 varillik maliyet petrolü talep ediyor.
Önce 100 varilden 40 varil cost oil olarak doğrudan şirkete gidiyor, çünkü bu onun harcadığı paranın karşılığı. Geriye 60 varil kar petrolü kalıyor ve bölüşülüyor. Devletin payı 36 varil, şirketin payı 24 varil.
| Kalem | Varil |
|---|---|
| Toplam üretim | 100 |
| Cost oil (şirkete) | 40 |
| Kalan profit oil | 60 |
| Devletin payı (yüzde 60) | 36 |
| Şirketin payı (yüzde 40) | 24 |
Sonuçta şirketin eline toplam 64 varil geçiyor. Bunun 40 varili harcadığı parayı geri almak için, 24 varili saf kazanç. Devlet ise hiç para harcamadan, sadece petrolün sahibi olduğu için 36 varil alıyor. İşin güzel tarafı şu. Şirket masrafını çıkardıkça cost oil ihtiyacı azalır, geriye daha çok kar petrolü kalır, devletin payı zamanla kabarır. İlk yıllar şirket lehine başlar, sonraki yıllar terazi devlete doğru kayar.
İmtiyazdan farkı
PSC'yi gerçekten anlamak için onu daha eski kuzeniyle, imtiyaz modeliyle yan yana koymak gerekir. İngilizcesiyle concession denen bu düzen, yirminci yüzyılın büyük bölümünde dünyaya hakim oldu. İkisi arasındaki fark teknik bir tercihe değil, doğrudan egemenlik meselesine dokunur.
İmtiyaz modelinde devlet, belli bir bölgedeki petrolü çıkarma hakkını topluca şirkete devreder. Şirket o petrolün sahibi olur, çıkardığı her varili kasasına yazar. Devlet karşılığında royalti ve vergi alır. Yani devlet toprağını kiraya verir, kiracı ürüne sahip olur, ev sahibine kira öder.
PSC ise bu ilişkiyi tersine çevirir. Mülkiyet devlette kalır, şirket sahip değil ortak konumuna iner. Aradaki fark şuradan doğdu. İmtiyaz dönemi sömürge çağının kokusunu taşıyordu, halklar petrollerinin yabancıya ait olmasından rahatsızdı. Bağımsızlığını yeni kazanan ülkeler kaynaklarının mülkiyetini ellerinde tutmak istedi ama parayı ve teknolojiyi de yabancıdan almaktan başka çareleri yoktu. PSC bu ikilemin zarif çözümü oldu.
| Boyut | İmtiyaz (concession) | Üretim paylaşımı (PSC) |
|---|---|---|
| Kaynağın mülkiyeti | Şirkete geçer | Devlette kalır |
| Şirketin konumu | Sahip | Ortak ve yüklenici |
| Devletin geliri | Royalti ve vergi | Cost oil sonrası profit oil payı |
| Egemenlik algısı | Zayıf | Güçlü |
Devlet ile şirket arasındaki denge
PSC'nin yıllarca ayakta kalmasının sırrı, ince bir denge kurabilmesinde yatar. Anlaşma fazla şirket lehine olursa halk kaynaklarının yabancıya peşkeş çekildiğini düşünür, siyasi tepki büyür. Fazla devlet lehine olursa şirket o kadar riski göze almaya değmez bulur, gelmez. Sözleşmeyi yazanlar tam bu iki uçurum arasından geçer.
Dengeyi belirleyen birkaç ayar düğmesi var. İlki cost oil tavanı. Şirketin her yıl masraf için ne kadar petrol ayırabileceğine bir sınır konur. Tavan yüksekse şirket parasını hızlı geri alır, devlet uzun süre az pay görür. Tavan düşükse devlet erken kazanmaya başlar. İkinci düğme kar petrolünün paylaşım oranı. Üçüncüsü üretim arttıkça devletin payının kademeli yükseldiği basamaklı yapı.
Bu basamaklı yapı akıllıca işler. Saha az üretirken devletin payı düşük tutulur, üretim yükselince kademe kademe artar. Böylece küçük sahalar şirket için cazip kalır, dev sahalardan devlet aslan payını alır.
Endonezya ve Nijerya örnekleri
Bu modelin dünyaya yayılması belli bir coğrafyadan başladı. Petrol zengini ama sermayesi kıt ülkeler, kaynağın mülkiyetini devlette tutarken şirketin önce maliyetini çıkarmasına izin verdi, geriye kalan üretimi belirli bir oranda paylaştı. Böylece hem egemenliklerini korudular hem de tek başlarına asla çıkaramayacakları petrolü paraya çevirdiler.
Piyasa hafızası. Endonezya 1960'larda üretim paylaşım anlaşmasını dünyaya tanıtan ülke oldu. O güne dek hakim olan imtiyaz modelini reddetti, petrolün mülkiyetini devlette tuttu ve yabancı şirkete yalnızca üretime ortak olma hakkı verdi. Bu formül o kadar tuttu ki Nijerya'dan Orta Asya'ya, Afrika'dan Güney Amerika'ya onlarca ülke aynı modeli benimsedi. Kaynağı milletin elinde tutarken yabancının parasını ve teknolojisini içeri çekmenin küresel reçetesi haline geldi.
Nijerya ise modelin nasıl evrildiğini gösterdi. Ülke önceleri imtiyaz benzeri ortaklıklarla yürüyordu ama zamanla derin deniz sahalarında üretim paylaşımına geçti. Açık denizde petrol çıkarmak kara sahalarından çok daha pahalı ve riskliydi, o yükü uluslararası şirketlere bindirmek mantıklıydı. Nijerya kaynağı elinde tuttu, dev şirketler milyarlarca dolarlık platformları kurdu, üretim başlayınca cost oil ve profit oil mantığıyla bölüşüldü. Petrolü olan ama parası olmayan bir devlet için bu model egemenlikten ödün vermeden kalkınmaya köprü kurdu.
Fiyat ve verginin rolü
PSC sadece varil bölüşmekle bitmez, altında bir de gelir ve vergi katmanı uzanır. Önce fiyat meselesi. Payına düşen petrolün değeri, doğrudan dünya petrol fiyatına yapışır. Fiyat yükseldiğinde aynı varil daha çok para eder, hem devletin hem şirketin geliri kabarır. Fiyat çakıldığında eldeki petrol aynı kalsa bile kasaya giren para erir.
Burada ilginç bir asimetri doğar. Cost oil aslında bir para tutarına denk düşer, varil sayısına değil. Fiyat yüksekken o tutarı kapatmak için daha az petrol gerekir, geriye daha çok kar petrolü kalır, paylaşılacak pasta büyür. Fiyat düşükken şirket masrafını çıkarmak için daha çok varil çeker, paylaşılacak kısım küçülür. Yani yüksek fiyat dolaylı olarak devleti de sevindirir.
Verginin rolü modelden modele değişir. Bazı PSC düzenlerinde devletin profit oil payı her şeyi kapsar, üstüne vergi alınmaz. Bazılarında şirket kendi payına düşen karın üzerinden kurumlar vergisi öder, kimi anlaşmalar royalti de koyup üretimin tepesinden en baştan bir pay keser. Bu katmanlar üst üste binince devletin toplam aldığı kısım, kağıt üstündeki paylaşım oranından çok daha yükseğe çıkabilir. Tecrübeli bir gözlemci bu yüzden sadece profit oil oranına bakmaz, royalti, vergi ve cost oil tavanını birlikte hesaba katar.
Piyasada nasıl okunur
Peki bütün bu mekanik bir emtia piyasası gözlemcisine ne anlatır? Önce şunu. Dünyadaki petrol üretiminin büyük bir kısmı bu sözleşmelerle yönetilir, yani bir ülkenin üretim verisini okurken o petrolün kime ait olduğu hiç de basit bir soru sayılmaz. Bir sahada günde yüz bin varil çıkıyor olabilir ama bunun ne kadarı devletin, ne kadarı şirketin, anlaşmanın ayrıntısına göre değişir.
İkinci okuma şirket karlılığıyla ilgili. Büyük petrol şirketlerinin bilançosuna bakan biri, üretiminin ne kadarının PSC sahalarından geldiğini bilmek ister. Çünkü bu sahalarda şirket petrolün sahibi olmaz, bir paya ortak kalır. Cost oil mekanizması yüzünden aynı petrol fiyatı artışı, iki farklı sözleşme türünde iki farklı kar tablosu çıkarır.
Üçüncü ve en geniş okuma jeopolitiğe uzanır. PSC, kaynak milliyetçiliği ile yabancı sermaye ihtiyacı arasındaki gerilimi sözleşmeye döker. Bir ülke fiyatlar yükselince anlaşmaları yeniden masaya yatırıp payını artırmak isteyebilir, siyasi rüzgar değişince şirketin kazanılmış hakları tartışmaya açılabilir. Bu yüzden petrol sahalarını izleyen biri sadece jeolojiye ve fiyata değil, o ülkedeki sözleşme iklimine ve egemenlik hassasiyetine de bakar. Çünkü toprağın altındaki petrol kadar, o petrolün kağıt üstünde nasıl bölüşüldüğü de fiyatın kendisi kadar yön belirler.