İçeriğe geç
Fiyatlar yükleniyor...

TCFD (İklim Finansal Raporlama)

İklim riskinin artık ayrı bir çevre raporunda değil, şirketin tam kalbinde, finansal tablosunun yanında durması gerektiğini söyleyen sessiz devrimin hikayesi.

TCFD (İklim Finansal Raporlama)

Diyelim ki bir petrol şirketinin yıllık raporunu açıyorsun. Kazanç var, borç var, üretim hedefleri var, hepsi yerli yerinde duruyor. Sonra geri kalan kısma bakıyorsun. İklim konusunda da bir bölüm var ama o bölüm bambaşka bir dilde yazılmış. Ağaç dikme kampanyaları, ofislerde kağıt tasarrufu, güzel fotoğraflar. Sanki iki ayrı şirketin iki ayrı raporunu okuyorsun. Biri parayı konuşuyor, diğeri vicdanı. Peki ya iklim değişikliği o şirketin parasını da doğrudan etkiliyorsa? Ya çıkardığı petrolün yarısı yıllar sonra hiç satılamayacaksa? İşte tam bu çatlağı kapatmak için doğan çerçeveye TCFD diyoruz. Açılımı iklimle bağlantılı finansal açıklamalar görev gücü. Söylediği şey aslında çok yalın. İklim riski bir çevre meselesi değil, bir para meselesi. O halde gel onu finansal raporun tam içine yerleştir, yatırımcı görsün.

İklim neden bir finansal risk

Önce şu temel taşı oturtmak gerek. Çoğu insan iklim değişikliğini buzulların erimesi, kutup ayıları, sıcak yazlar olarak düşünür. Bunlar doğru ama eksik. İklim aynı zamanda bilançolara, nakit akışlarına ve hisse fiyatlarına dokunan somut bir finansal güç. TCFD'nin bütün varlık nedeni bu cümleyi kurumsal dünyaya kabul ettirmek.

Bu riski ikiye ayırmak işi netleştiriyor. Birincisi fiziksel risk. Sel bir fabrikayı basar, kuraklık bir tarım şirketinin hasadını yok eder, kasırga bir limanı kapatır. Burada iklimin kendisi maddi varlığa zarar verir, üretim durur, sigorta primleri fırlar. İkincisi geçiş riski. Burada zarar veren iklimin kendisi değil, ona karşı alınan önlemler. Karbon vergisi gelir, yeni bir kural çıkar, tüketici tercihi değişir ve bir anda kömür sahası ya da benzinli motor değerini yitirir.

Emtia ve enerji şirketleri tam da bu iki riskin kesiştiği yerde oturuyor. Bir kömür madeni hem sel basması ihtimaliyle hem de kömürün yasaklanma ihtimaliyle aynı anda yaşıyor. Yatırımcı bu şirketin değerini biçerken iki tehlikeyi de görmek istiyor. Oysa eski raporlama düzeni bu bilgiyi ya hiç vermiyor ya da güzelleme cümlelerinin arasına gömüyordu.

İki riskin zaman ölçeği de farklı çalışıyor, bunu görmek önemli. Fiziksel risk ani gelir. Bir gecede su basar, bir mevsimde hasat gider, zarar hemen bilançoya yansır. Geçiş riski ise sinsi ve yavaş ilerler. Yıllar boyunca politika sıkışır, talep azalır, bir varlığın değeri sessizce erir. Yatırımcının kafasını karıştıran da tam bu ikinci tür. Çünkü bugün kazançlı görünen bir maden sahası, on yıl sonraki kural değişimiyle yük haline gelebilir ve bu dönüşüm rakamlara çoktan sızmaya başlamış olabilir. TCFD işte bu yavaş erimeyi bugünden görünür kılmaya çalışıyor.

Görev gücü nereden çıktı

TCFD havadan inmedi, somut bir kaygının ürünü olarak doğdu. Finansal istikrarı izleyen otoriteler bir şeyi fark etmişti. İklimle ilgili riskler dünya ekonomisinin altında birikiyor ama hiçbir yerde düzgün ölçülmüyordu. Bir bankanın kredi verdiği şirketlerin ne kadarı karbon yoğun işlerde? Bir sigortacının portföyü iklim şoklarına ne kadar açık? Kimse net bir cevap veremiyordu çünkü ortada ortak bir dil yoktu.

Bu boşluğu görenler bir görev gücü kurma kararı aldı. Amaç bir ceza mekanizması ya da yeni bir vergi yaratmak değildi. Amaç çok daha mütevazıydı. Şirketlerin iklim risklerini gönüllü olarak, ama herkesin aynı biçimde anlayacağı standart bir kalıpta açıklamasını sağlamak. Yani önce ortak bir terazi, ortak bir dil kurmak.

İşin başına finans dünyasının içinden gelen isimler getirildi, çevreciler değil. Bu kasıtlı bir tercihti. Çünkü çerçeve yatırımcının, bankacının, sigortacının diliyle konuşacaktı. Bahçeyi sulamaktan değil, paranın nasıl risk altında olduğundan söz edecekti. İki yıllık çalışmanın ardından 2017 yılında bir avuç öneri yayımlandı ve bunlar kısa sürede iklim finansının ortak gramerine dönüştü.

Dört sütunlu çatı

TCFD'nin en akıllı yanı, karmaşık bir konuyu dört basit sütuna oturtmasıydı. Bir şirket iklim riskini anlatırken bu dört başlık altında konuşacaktı ve böylece okuyan herkes aynı yapıyı görecekti.

Birinci sütun yönetişim. Buradaki soru şu. İklim riskine kim bakıyor? Yönetim kurulu bu konuyu masaya alıyor mu, yoksa konu alt kademede bir köşede mi unutuldu? Bir şirketin iklimi ciddiye alıp almadığı önce burada belli oluyor.

İkinci sütun strateji. Burada şirket iklim risklerinin iş modelini nasıl etkilediğini anlatıyor. Hangi varlıkları tehdit altında, hangi ürünleri yıllar sonra eski moda kalabilir, hangi fırsatları kovalıyor? Üçüncü sütun risk yönetimi. Şirket bu tehlikeleri nasıl tespit edip nasıl yönetiyor, hangi süreçlerle izliyor? Dördüncü ve belki en önemli sütun ölçüler ve hedefler. Burada laf biter, rakam başlar. Şirket karbon ayak izini açıklar, azaltma hedeflerini koyar, ilerlemesini sayılarla gösterir. İşte yatırımcının asıl baktığı yer çoğu zaman bu dördüncü sütun.

Senaryo analizinin gücü

Bu dört sütunun içinde gizli bir kahraman var, senaryo analizi. TCFD şirketlerden sadece bugünkü riskleri değil, farklı gelecekleri de düşünmesini istedi. Çünkü iklim riski bugünden çok yarınla ilgili.

Mantık şöyle işliyor. Şirket kendine birden fazla gelecek kurguluyor. Bir senaryoda dünya iklim hedeflerini sıkı tutuyor, karbon pahalanıyor, fosil yakıt talebi hızla düşüyor. Başka bir senaryoda kurallar gevşek kalıyor, eski düzen devam ediyor. Şirket her iki dünyada da kendi geleceğini hesaplıyor. Bu petrol sahası hangi senaryoda yine değerli, hangisinde yük olur?

Bu egzersiz özellikle enerji şirketleri için sarsıcı oldu. Çünkü sıkı iklim senaryosunu ciddiye alan bir petrol şirketi, sahip olduğu rezervlerin önemli bir kısmının yerin altında kalabileceğini görmek zorunda kaldı. İşte buna sıkışmış varlık deniyor. Bugün milyarlarca değer biçilen bir rezerv, gelecekteki bir dünyada satılamadığı için sıfıra yakın değere düşebilir. Senaryo analizi bu görünmez tehlikeyi yatırımcının gözüne sokan en güçlü araç oldu.

Gönüllülükten zorunluluğa

TCFD başladığında tamamen gönüllüydü. Şirketler isterse bu çerçeveye göre raporlardı, istemezse raporlamazdı. İlk yıllarda öncü birkaç dev şirket benimsedi, geri kalan büyük çoğunluk seyretti. Klasik bir tablo. Herkes komşusunun atlamasını bekledi.

Ama bir şey değişti. Yatırımcılar bu bilgiyi gerçekten istemeye başladı. Devasa fon yöneticileri, emeklilik fonları, varlık devleri yatırım yaptıkları şirketlere açıkça şunu söyledi. İklim riskinizi TCFD çerçevesinde açıklamazsanız sizinle ilgili rahatsız oluruz. Para konuşunca tablo hızla değişti. Gönüllü çerçeve, sermayeye erişimin sessiz bir şartına dönüştü.

Asıl dönüm noktası ise devletlerin devreye girmesiyle geldi. Bu öneriler birçok ülkede gönüllü olmaktan çıkıp yasal zorunluluğa evrildi. Başını İngiltere çekti ve büyük şirketlerle finans kuruluşları için TCFD'ye uyumlu açıklamayı yasayla zorunlu kılan ilk büyük ekonomilerden biri oldu. Onu başka ülkeler izledi. Böylece bir avuç gönüllü öneriyle başlayan hareket, on yıl dolmadan dünyanın önemli bir kısmında raporlama mevzuatının omurgası haline geldi.

Piyasa hafızası. 2017 yılında yayımlanan TCFD önerileri, şirketlerin iklim risklerini finansal raporlarında açıklamasını ilk kez ortak bir standarda bağladı. Başta tamamen gönüllü olan bu çerçeve, sonraki yıllarda İngiltere başta olmak üzere birçok ülkede zorunlu hale geldi. Böylece iklim riski, çevre raporlarının süslü bir köşesinden çıkıp doğrudan yatırımcının okuduğu finansal belgenin içine taşındı ve enerji ile emtia şirketlerinin değerlemesinde kalıcı bir parametreye dönüştü.

Enerji ve emtia şirketlerine etkisi

Bu çerçevenin en sert yansıdığı yer enerji ve emtia dünyası oldu. Çünkü bu sektörler hem en yüksek karbonu salıyor hem de geçiş riskine en açık alanda duruyor. Bir petrol devinin TCFD raporu, bir yazılım şirketinin raporundan çok daha ağır bir yük taşıyor.

İlk değişen şey şeffaflık oldu. Eskiden bir kömür şirketi rezervlerinin iklim politikaları karşısında ne kadar dayanıklı olduğunu hiç açıklamak zorunda değildi. TCFD sonrası bu soru artık raporun içinde duruyor ve yatırımcı cevabı görüyor. Hangi varlık güvende, hangisi sıkışma riski altında, hepsi masada.

İkinci değişen şey sermaye maliyeti oldu. İklim riskini düzgün açıklamayan, ya da açıkladığında portföyünün ne kadar kırılgan olduğunu gösteren şirketler, borçlanırken ve hisse satarken daha zorlandı. Yatırımcı görünmeyen riski sevmez. İklim riskini saklayan şirket, yatırımcının gözünde belirsiz, dolayısıyla pahalı bir bahse dönüştü. Madencilik ve fosil yakıt şirketleri bu yüzden açıklamayı bir mecburiyet kadar bir itibar yatırımı olarak da görmeye başladı.

Üçüncü değişen şey kıyaslanabilirlik oldu, belki en sessiz ama en derin etki bu. Ortak çerçeve gelmeden önce iki kömür şirketini yan yana koyup hangisinin iklime daha dayanıklı olduğunu söylemek neredeyse imkansızdı. Herkes farklı bir dil, farklı bir ölçü kullanıyordu. TCFD aynı dört başlık altında konuşmayı dayatınca yatırımcı ilk kez şirketleri aynı terazide tartabildi. Bir fon yöneticisi artık aynı sektörden on şirketi açıp karbon hedeflerini, senaryo dayanıklılıklarını ve sıkışma risklerini doğrudan karşılaştırabiliyor. Bu kıyas gücü, sermayenin hangi üreticiye akacağını sessizce belirleyen bir filtreye dönüştü.

Küçük bir hesap örneği

Sıkışmış varlık fikrini sayılarla görünce mesele çok daha somutlaşıyor. Diyelim bir petrol şirketinin defterinde 100 milyar varil rezerv var ve bugünkü düzene göre bunların hepsinin çıkarılıp satılacağı varsayılıyor. Şirket varil başına 10 dolarlık bir net değer biçiyor, yani toplam 1 trilyon dolarlık bir rezerv varlığından söz ediyoruz.

Şimdi şirket senaryo analizini ciddiye alıyor. Sıkı bir iklim dünyasında talebin düşeceğini ve bu rezervlerin yüzde 40'ının asla çıkarılamayacağını hesaplıyor.

Kalem Değer
Toplam rezerv 100 milyar varil
Varil başına net değer 10 dolar
Eski varsayımla rezerv değeri 1 trilyon dolar
Sıkışıp kalan oran yüzde 40
Sıkışan varil 40 milyar varil
Buharlaşan değer 400 milyar dolar
Yeni gerçekçi rezerv değeri 600 milyar dolar

Hesap acımasızca işliyor. Rezervlerin yüzde 40'ı yerin altında kalacaksa, o 40 milyar varilin defterdeki 400 milyar dolarlık değeri pratikte buharlaşıyor. Şirketin bir trilyon dolar diye gösterdiği varlık, gerçekçi bir iklim senaryosunda 600 milyar dolara iniyor. İşte TCFD'nin yatırımcıya gösterdiği tam olarak bu. Eski raporda görünmeyen 400 milyar dolarlık bu risk, senaryo analizi sayesinde gün ışığına çıkıyor. Dipnota sıkışacak küçük bir rakam değil, şirketin değerinin neredeyse yarısı.

ISSB'ye devir

TCFD'nin hikayesi ilginç bir yerde tamamlandı. Çerçeve o kadar başarılı oldu, o kadar yaygın kabul gördü ki sonunda kendi misyonunu tamamladı ve daha büyük bir çatıya devredildi. Bu çatının adı ISSB, yani uluslararası sürdürülebilirlik standartları kurulu.

Mantık şuydu. TCFD bir çerçeveydi, esnek bir kalıptı, ama dünya artık daha sıkı ve daha bağlayıcı bir muhasebe standardı istiyordu. Tıpkı finansal tablolar için ortak küresel kuralların olması gibi, iklim açıklamaları için de tek ve resmi bir standart gerekiyordu. ISSB tam bunu yapmak için kuruldu ve TCFD'nin dört sütunlu yapısını neredeyse olduğu gibi kendi standardının içine aldı.

Yani TCFD ortadan kalkmadı, daha güçlü bir bedene taşındı. Görev gücü görevini tamamladığını ilan edip kapandı ve bayrağı ISSB devraldı. Bugün bir şirket iklim açıklaması yaparken aslında TCFD'nin yıllar önce çizdiği o dört sütunun mirasını kullanıyor. Çerçeve kayboldu ama mimarisi her yere sindi.

Emtia okuyucusu için ne değişti

Bütün bu yapı, emtia ve enerji piyasalarını izleyen biri için kalıcı bir değişiklik anlamına geliyor. Birinci ders, iklim riskinin artık değerlemenin sıradan bir parçası olduğu. Bir petrol ya da madencilik şirketine bakarken sadece üretimine, maliyetine ve borcuna değil, iklim senaryolarında ne kadar dayanıklı durduğuna da bakmak gerekiyor. Sıkışmış varlık riski artık teorik bir kaygı değil, bilançoyu doğrudan vuran bir kalem.

İkinci ders, şeffaflığın bir rekabet aracına dönüştüğü. İklim riskini açıkça ve sayılarla ortaya koyan şirket, yatırımcının gözünde daha güvenilir duruyor ve sermayeye daha ucuza ulaşıyor. Riskini saklayan şirket ise belirsizliğin cezasını ödüyor. Karbon ayak izi düşük, geçişe hazırlıklı üreticiler bu yeni düzende sessiz bir avantaj kazanıyor.

Üçüncü ders ise en geniş olanı. TCFD aslında iklim riskini finans dilinin kalıcı bir kelimesine çevirdi. Bir zamanlar çevre raporlarının süsü olan iklim, bugün yatırımcının okuduğu finansal belgenin tam ortasında duruyor. Emtia fiyatlarını okuyan biri artık sadece arzı, talebi ve stoğu değil, o malı çıkaran şirketin iklim senaryolarında ne kadar ayakta kaldığını da hesaba katmak zorunda. Petrol artık yalnızca petrol değil, üstünde görünmez bir geçiş riski etiketi taşıyan bir varlık ve o etiketin değeri her geçen yıl daha çok konuşuluyor.

ESG

Piyasa Kavramları

Emtia Sözlüğü