İçeriğe geç
Fiyatlar yükleniyor...

Doğal Sermaye ve TNFD

İklim riskinden sonra sıra ormana, suya ve toprağa geldi, çünkü bir şirketin gerçek bağımlılığı çoğu zaman bilançosunda değil, sustuğu bir nehrin debisinde gizleniyor.

Doğal Sermaye ve TNFD

Bir meşrubat şirketinin bilançosuna bakıyorsun. Markalar var, fabrikalar var, dağıtım ağı var, hepsi gururla sıralanmış. Ama o şirketin ayakta durmasını sağlayan en kritik varlık bu listede hiç yok. O varlık, fabrikanın yanından akan nehir. Su kesilirse, kaynak kurursa ya da kirlenirse, o parlak marka bir anda üretemez hale gelir. Şirket milyarlarca değer biçilen bir işletme gibi görünür ama altında, hiçbir deftere yazılmamış bir nehre yaslanır. İşte tam bu görünmez bağımlılığa bir isim koymak, hatta onu yatırımcının okuduğu finansal belgenin içine taşımak için doğan çerçeveye TNFD diyoruz. Açılımı doğayla bağlantılı finansal açıklamalar görev gücü. Söylediği şey aslında çok yalın. Doğa bir manzara değil, bir sermaye. Orman, su, toprak, balık, arı, hepsi şirketin para kazanma kabiliyetinin sessiz ortağı. O halde gel bu ortaklığı görünür kıl, yatırımcı hem bağımlılığı hem etkiyi görsün.

Doğal sermaye ne demek

Önce şu kelimeyi yere oturtmak gerek. Doğal sermaye, doğanın insana ve ekonomiye sağladığı bütün o bedava hizmetlerin toplamına verdiğimiz isim. Bir ormanı düşün. Sana kereste verir, havayı temizler, toprağı tutar, suyu süzer, seli engeller. Hiçbirine fatura kesmez ama hepsi gerçek bir değer üretir. İşte ekonomi bu değeri yıllarca bedava sandığı için hiç hesaba katmadı.

Sorun şu ki bedava sanılan bu hizmetler sonsuz değil. Bir arı kolonisi çökerse o bölgedeki bütün meyve bahçeleri tozlaşamaz, bir balık stoğu tükenince ona bağlı bütün bir endüstri durur. Ekonomistler bunu bir banka hesabına benzetiyor. Doğa her yıl sana bir faiz öder, yani meyveyi, suyu, balığı verir. Ama anaparayı, yani ormanın kendisini ve toprağı tüketmeye başlarsan bir süre sonra faiz de kesilir. İnsanlık yıllarca anaparayı harcayıp gelir sandı.

Doğa neden bir finansal risk

Şimdi asıl köprüyü kuralım. Bütün bu doğa muhabbeti çevreci bir kaygı gibi gelebilir ama mesele doğrudan paraya dokunuyor. Bir şirketin doğayla ilişkisi iki yönlü işliyor ve her iki yön de bilançoyu vurabiliyor.

Birinci yön bağımlılık. Şirket doğadan bir şey alıyor ve o akış kesilirse zarar ediyor. Tarım suya bağımlı, kağıt ormana bağımlı, içecek temiz kaynağa bağımlı, balıkçılık stoğa bağımlı. Bu kaynaklardan biri zayıflayınca üretim aksıyor, maliyet fırlıyor, gelir düşüyor. İkinci yön etki. Şirket doğaya zarar veriyor ve bu zarar bir gün dönüp ona bir bedel olarak geri geliyor. Bir maden suyu kirletir, bir tarım devi ormanı keser, sonra ceza gelir, dava gelir, kural gelir, itibar çöker.

Emtia ve tarım dünyası tam da bu iki yönün en sert çakıştığı yerde duruyor. Bir palm yağı üreticisi hem yağmur ormanına muhtaç bir toprağa bağımlı hem de o ormanı keserek bağımlı olduğu sistemi kendi eliyle yıkıyor. Yatırımcı artık bu çelişkiyi görmek istiyor, çünkü doğasını tüketen şirket aslında kendi gelecekteki gelirini de tüketiyor.

TCFD'nin doğa kardeşi

TNFD havadan inmedi, çok somut bir ilhamla doğdu. İklim tarafında yıllar önce bir çerçeve kurulmuştu ve müthiş tutmuştu. O çerçeve iklim riskini, şirketlerin ortak bir dilde açıkladığı standart bir kalıba oturtmuş, riski çevre raporunun süslü köşesinden çıkarıp finansal belgenin tam ortasına taşımıştı.

Bunu görenler bir soru sordu. Madem iklim için bu kadar iyi çalıştı, neden doğa için aynısını yapmayalım? İklim sorunun sadece bir parçası. Bir şirket karbonunu sıfırlasa bile ormanı kesmeye, suyu tüketmeye, türleri yok etmeye devam edebilir. İklim terazisi bu zararı hiç tartmıyordu, doğa için ayrı bir terazi gerekiyordu.

İşte TNFD tam bu mantıkla kuruldu, bilerek iklim çerçevesinin ikiz kardeşi gibi tasarlandı. Aynı omurgayı, aynı dört temel başlığı kullandı ki şirketler iki ayrı sistem öğrenmek zorunda kalmasın. Yönetişim, strateji, risk yönetimi ve ölçütler ile hedefler. İklim tarafını bilen bir şirket, doğa tarafına geçerken sıfırdan bir dil öğrenmek yerine tanıdık bir zeminde yürüdü.

Piyasa hafızası. 2023 yılında yayımlanan TNFD çerçevesi, şirketlerin doğaya ve biyoçeşitliliğe olan bağımlılığını ve onun üzerindeki etkisini raporlamasını hedefleyerek, iklimden sonra doğal sermayeyi de finansal risk gündeminin tam içine taşıdı. İklim tarafındaki o tanıdık dört sütunlu yapıyı neredeyse olduğu gibi devraldı, böylece şirketler için geçiş çok daha az sancılı oldu. Böylece orman, su ve toprak gibi yıllarca bedava sayılan varlıklar, ilk kez yatırımcının okuduğu finansal belgenin diline çevrildi.

Su, orman ve toprak bağımlılığı

Doğal sermaye soyut durabilir, o yüzden onu üç somut sütuna oturtmak işi netleştiriyor. Su, orman ve toprak. Bir şirketin doğa bağımlılığı çoğu zaman bu üçünün birinde ya da hepsinde saklı.

Suyla başlayalım. Bir içecek devi, bir maden, bir tekstil fabrikası, bir termik santral, hepsi devasa miktarda suya muhtaç. Bu suyun aktığı bölge kuraklığa girerse o tesis ya üretimi kısar ya da suyu çok daha pahalıya bulur. Su artık birçok sektörde fiyatı görünmeyen ama her an fırlayabilen bir girdi. Orman tarafı da benzer. Kağıt, mobilya, kauçuk, kakao, kahve, soya, hepsi orman ekosistemine yaslanır ve orman aşınınca bu zincirin tamamı sarsılır.

Toprak ise belki en sessiz olanı. Tarımın bütün varlığı verimli toprağa bağlı ama yoğun tarım, kimyasal yükü ve erozyon toprağı her yıl biraz daha yoruyor. Verimini yitiren toprak daha az ürün veriyor, daha çok gübre istiyor, maliyeti yukarı itiyor. Bir tarım şirketinin gelecekteki geliri bugün bastığı toprağın sağlığına bağlı ve bu bağımlılık çoğu finansal tabloda hiç görünmüyor. TNFD tam da bu görünmez bağları kağıda döküyor.

Tarım ve madenciliğin doğaya etkisi

Bağımlılık madalyonun bir yüzü, etki ise diğer yüzü. Ve etki tarafında en ağır iz bırakan iki sektör tarım ile madencilik. Bunlar doğal sermayeyi hem en çok kullanan hem de en çok aşındıran alanlar.

Tarımın etkisi geniş ve derin. Yeni tarım arazisi açmak çoğu zaman ormanı kesmek demek, yoğun gübre kullanımı toprağı ve suyu kirletiyor. Tek tip ürün ekimi biyoçeşitliliği zayıflatıyor, böcekleri, kuşları, mikro yaşamı azaltıyor. Üstüne tarım devasa miktarda su çekerek nehirleri ve yeraltı sularını yoruyor. Yani tarım hem doğaya muhtaç hem de doğayı en hızlı tüketen faaliyetlerden biri, tam bir çelişki.

Madencilik ise daha noktasal ama daha sert bir iz bırakıyor. Bir maden açmak için bölgenin üstündeki örtüyü, ormanı, toprağı sıyırmak gerekiyor. Çıkan atık suyu ve toprağı kirletebiliyor, ağır metaller ekosisteme sızabiliyor. Bir bakır ya da kömür sahası çevresindeki doğal sermayeyi yıllarca, bazen kalıcı biçimde tahrip edebiliyor. TNFD bu sektörlere şunu soruyor. Doğaya ne kadar zarar veriyorsun ve bu zarar bir gün ceza, dava ya da kural olarak sana ne kadar geri dönebilir?

Ormansızlaşma ve tedarik zinciri

TNFD'nin en sivri ucu tedarik zincirinde saklı, özellikle de ormansızlaşma konusunda. Çünkü bir şirketin doğaya verdiği zarar çoğu zaman kendi sahasında değil, ondan mal aldığı binlerce kilometre uzaktaki tedarikçisinde gerçekleşiyor.

Şöyle düşün. Bir çikolata markası kakao alıyor, bir hayvancılık şirketi yem için soya alıyor, bir lastik üreticisi kauçuk alıyor. Bu hammaddeleri yetiştirmek için dünyanın bir köşesinde yağmur ormanı kesilmiş olabilir. Markanın kendi fabrikası tertemiz görünür ama satın aldığı malın arkasında yanmış bir orman durur. Zarar şirketin gözünden uzakta ama sorumluluk ona ait.

Bu yüzden yeni düzende ormansızlaşmasız tedarik diye bir kavram doğdu. Şirketten sadece kendi temizliğini değil, tedarik zincirinin tamamının ormana zarar vermediğini kanıtlaması bekleniyor. Bu çok zahmetli bir iş, çünkü aldığı soyanın hangi tarladan hangi koşulda geldiğinin izini sürmesi gerekiyor. Bunu yapamayan şirket hem itibar riskiyle hem de gelişen kurallarla yüz yüze kalıyor. Doğa riski böylece şirketin kendi duvarlarının çok ötesine uzanıyor.

Küçük bir hesap örneği

Doğa bağımlılığını sayılarla görünce mesele çok somutlaşıyor. Diyelim bir içecek şirketinin bir bölgedeki tesisi yılda 100 milyon litre üretiyor ve litre başına 2 dolar gelir getiriyor, yani yıllık 200 milyon dolarlık bir gelirden söz ediyoruz. Bu üretimin tamamı tek bir nehrin suyuna bağlı.

Şimdi şirket doğa senaryosunu ciddiye alıyor. Bölgenin son yıllarda kuraklığa girdiğini ve önümüzdeki dönemde su tahsisinin yüzde 30 kısılma riski taşıdığını hesaplıyor. Su kesilince üretim de aynı oranda düşüyor.

Kalem Değer
Yıllık üretim 100 milyon litre
Litre başına gelir 2 dolar
Mevcut yıllık gelir 200 milyon dolar
Su kısıtı riski yüzde 30
Kaybedilen üretim 30 milyon litre
Riske giren gelir 60 milyon dolar
Kuraklık senaryosunda gelir 140 milyon dolar

Hesap kuru bir biçimde işliyor. Su tahsisi yüzde 30 kısılırsa üretim 30 milyon litre düşüyor ve buna bağlı 60 milyon dolarlık gelir buharlaşıyor. Şirketin 200 milyon dolar diye gösterdiği o tesis, bir su senaryosunda 140 milyon dolara iniyor. Eski raporda hiç görünmeyen bu su bağımlılığı, doğa açıklamasıyla gün ışığına çıkıyor. Dipnota sıkışacak küçük bir kaygı değil, tesisin gelirinin neredeyse üçte biri.

Gelişen düzenleme

TNFD başladığında, tıpkı iklim kardeşi gibi tamamen gönüllüydü. Şirketler isterse bu çerçeveye göre raporlardı, istemezse seyrederdi. İlk yıllarda öncü birkaç şirket benimsedi, büyük çoğunluk komşusunun atlamasını bekledi.

Ama rüzgar dönüyor ve hep aynı yönden esiyor. Önce yatırımcılar bu bilgiyi istemeye başladı, çünkü kuruyan bir nehir ya da çöken bir tedarik zinciri o yatırımın değerini doğrudan vuruyordu. Sonra düzenleyiciler devreye girdi. Bazı ülkeler ve bloklar ormansızlaşmaya bulaşmış malların ithalatını kısıtlayan kurallara, doğa açıklamasını zorunlu kılan adımlara yöneldi.

İklim çerçevesinin yolculuğunu hatırlayan herkes bu filmin sonunu az çok kestirebiliyor. Bir avuç gönüllü öneriyle başlayan o hareket, on yıl dolmadan birçok ülkede raporlama mevzuatının omurgası olmuştu. Doğa tarafının da gönüllülükten yavaş yavaş zorunluluğa kaydığı görülüyor. Bugün isteğe bağlı görünen bu açıklamanın yarın sermayeye erişimin sessiz bir şartına dönüşmesi güçlü bir ihtimal.

Emtia okuyucusu için ne değişti

Bütün bu yapı, emtia ve tarım piyasalarını izleyen biri için kalıcı bir mercek değişikliğine işaret ediyor. Birinci ders, doğa riskinin artık değerlemenin gerçek bir parçası olduğu. Bir tarım, içecek ya da madencilik şirketine bakarken sadece üretimine ve borcuna değil, suya, ormana ve toprağa ne kadar bağımlı durduğuna da bakmak gerekiyor. Kuruyan bir kaynak ya da yorulan bir toprak artık teorik bir kaygı değil, geliri doğrudan vuran bir kalem.

İkinci ders, tedarik zincirinin görünmez ucunun aydınlandığı. Bir markanın kendi fabrikası temiz olabilir ama satın aldığı kakaonun, soyanın, kauçuğun arkasında kesilmiş bir orman duruyorsa o risk artık şirketin sırtında. Ormansızlaşmasız tedariki kanıtlayabilen üretici sessiz bir avantaj kazanırken, izini süremeyenler hem itibar hem kural riskiyle yüz yüze kalıyor.

Üçüncü ders ise en geniş olanı. TNFD aslında doğayı finans dilinin kalıcı bir kelimesine çeviriyor. Bir zamanlar manzaranın süsü olan orman ve su, bugün yatırımcının okuduğu finansal belgenin içine giriyor. Emtia fiyatlarını okuyan biri artık sadece arzı, talebi ve stoğu değil, o malı çıkaran şirketin doğal sermayesini ne kadar koruyup ne kadar tükettiğini de hesaba katıyor. Bir torba kahve artık yalnızca kahve değil, üstünde görünmez bir doğa riski etiketi taşıyan bir varlık.

ESG

Piyasa Kavramları

Emtia Sözlüğü