İçeriğe geç
Fiyatlar yükleniyor...

ISSB (Sürdürülebilirlik Standardı)

Yıllarca herkesin kendi kafasına göre yazdığı sürdürülebilirlik raporları tek bir ölçü etrafında toplanınca, bir petrol şirketinin karbon açıklaması nihayet rakibininkiyle yan yana okunabilir hale geldi.

ISSB (Sürdürülebilirlik Standardı)

Şöyle bir karmaşa düşün. Bir madencilik şirketi her yıl kalın bir sürdürülebilirlik raporu yayımlıyor, içinde emisyonundan su tüketimine kadar bir sürü rakam var. Yanı başındaki rakibi de benzer bir rapor çıkarıyor ama bambaşka bir yöntemle, bambaşka tanımlarla. Bir yatırımcı bu iki raporu yan yana koyduğunda elma ile armudu kıyaslamaya çalışıyor. Hangi şirket gerçekten daha temiz, hangisi sadece daha güzel yazmış, anlamak neredeyse imkansız. İşte bu kör dövüşüne son vermek için kurulan yapıya ISSB diyoruz. Açılımı uluslararası sürdürülebilirlik standartları kurulu. Kısaca anlamı şu. Dünyanın her yerindeki şirketin aynı dili konuşarak sürdürülebilirlik bilgisini açıklamasını sağlayan ortak kural kitabını yazıyor. Tıpkı finansal tabloların onlarca yıl önce ortak bir muhasebe diline kavuşması gibi.

Dağılmış raporlama düzeninin kaosu

ISSB'nin neden doğduğunu anlamak için önce ondan önceki manzaraya bakmak gerek. Bir şirket sürdürülebilirlik bilgisini açıklamak istediğinde karşısında bir yığın farklı çerçeve buluyordu. Biri belli standartlar öneriyordu, bir başkası başka bir mantıkla kurulmuştu, üçüncüsü iklime odaklanıyordu. Şirket bunların hangisini seçeceğine kendi karar veriyordu ve çoğu zaman kendini en parlak gösterdiğini seçiyordu.

Bu serbestlik kulağa esneklik gibi gelebilir ama pratikte tam bir kakofoni yarattı. Aynı sektördeki iki şirket bile farklı çerçeveler kullanınca, ortaya çıkan rakamlar birbiriyle konuşmuyordu. Biri emisyonunu bir şekilde sayıyor, diğeri başka türlü, üçüncüsü bazı kalemleri hiç saymıyordu. Üstüne uluslararası bir enerji devi, farklı ülkelerin farklı çerçevelerine göre aynı bilgiyi defalarca hazırlamak zorunda kalıyordu. ISSB tam da bu çok başlılığı tek bir omurgaya indirmek için kuruldu.

IFRS çatısının altına oturmak

ISSB'yi havada duran yeni bir oluşum sanmamak gerek. Onu kuran yapı, dünyanın büyük bölümünde şirketlerin finansal tablolarını hazırlarken uyduğu muhasebe standartlarını yazan kurumdu. Yani finansal raporlamada herkesin tanıdığı, güvendiği ve onlarca yıldır kullandığı bir otorite, kanatlarının altına bir de sürdürülebilirlik kolunu açtı.

Bu seçim hiç tesadüf değil. Bir zamanlar her ülke bilançosunu kendi kurallarıyla yazardı ve sınır ötesi yatırımcı aynı kıyaslama sorunuyla boğuşurdu. Ortak muhasebe standartları bunu çözdü ve ISSB'yi kuranlar aynı reçeteyi sürdürülebilirliğe uygulamak istedi.

Aynı çatının altında olmanın çok pratik bir sonucu var. Sürdürülebilirlik açıklaması artık finansal tablonun yabancı bir eki değil, onun kardeşi gibi okunuyor. Bir şirketin karbon riski ile bilançosu aynı dünyaya ait sayılıyor, ikisi de aynı denetim mantığıyla ele alınıyor. Bu da sürdürülebilirlik verisinin pazarlama broşürü olmaktan çıkıp finansal bir belge ağırlığına kavuşması demek.

S1 ve S2 ne anlatıyor

ISSB ilk büyük adımını iki temel standartla attı, bunlara kısaca S1 ve S2 deniyor. İkisi farklı işler görüyor ama birbirini tamamlıyor. S1 daha kapsayıcı olanı. Bir şirketin tüm sürdürülebilirlik konularını nasıl açıklayacağının genel çerçevesini kuruyor. Şirketin karşı karşıya olduğu riskler ve fırsatlar yatırımcıyı nasıl ilgilendiriyor, bunları hangi mantıkla raporlayacağını anlatıyor. Yani herkesin uyacağı temel dilbilgisini koyuyor.

S2 ise tamamen iklime odaklanıyor. Bir şirketin iklim risklerini ve fırsatlarını nasıl açıklayacağını ayrıntısıyla belirliyor. Emisyonlarını nasıl sayacak, iklim senaryolarına karşı ne kadar dayanıklı, geçiş riskleri faaliyetini nasıl etkiliyor, bütün bunları aynı kalıba döküyor. İklim ayrı bir standart olarak öne çıkarıldı çünkü yatırımcıların en çok kıyaslamak istediği alan tam da burası.

TCFD'yi içine alması

ISSB sıfırdan bir dil icat etmedi, zaten saygı gören bir çerçevenin üstüne kuruldu. İklim açıklamaları dünyasında uzun süredir tanınan bir yapı vardı ve birçok büyük şirket gönüllü olarak bu çerçeveye göre raporlama yapıyordu. Bu yapı iklim risklerini dört ana başlıkta topluyordu. Yönetişim, strateji, risk yönetimi ve ölçütler ile hedefler.

ISSB bu dört başlıklı mantığı olduğu gibi kendi iklim standardının kalbine yerleştirdi. Yani daha önce gönüllü benimsenmiş ve piyasada test edilmiş bir çerçeve, artık zorunlu bir standardın temeli haline geldi. Bu bilinçli bir hamleydi. Sıfırdan başlamak yerine, herkesin alışkın olduğu bir iskeleti devraldı ve geçiş çok daha az sancılı oldu. Üstelik o eski gönüllü çerçeveyi yürüten yapı görevini ISSB'ye devredip çekildi. Yani dağınık çerçevelerden biri daha sahneden indi ve tek bir omurgada toplanma fikri böyle somut adımlarla ilerledi.

Karşılaştırılabilirlik neden bu kadar değerli

ISSB'nin tüm varlık sebebini tek bir kelimeye sığdırmak gerekirse, o kelime karşılaştırılabilirlik olur. Bütün mesele, bir şirketin açıkladığı rakamın başka bir şirketinkiyle anlamlı biçimde yan yana konabilmesi. Yatırımcı için tek bir şirketin verisi tek başına pek işe yaramıyor, asıl değer kıyaslamada ortaya çıkıyor.

Düşün ki iki rakip petrol şirketine yatırım yapmayı tartıyorsun. İkisi de emisyonlarını açıklıyor ama biri sadece kendi tesislerinden çıkan karbonu sayıyor, diğeri ürünlerinin tüketildiğinde yaratacağı karbonu da hesaba katıyor. Aynı çerçeveye oturmadıkları için bu iki rakam kıyaslanamaz. ISSB tam burada devreye giriyor ve ikisine de aynı kapsamı, aynı tanımları, aynı sayma yöntemini dayatıyor. Böylece iki rakam gerçekten aynı şeyi ölçüyor ve sürdürülebilirlik verisi öznel bir anlatı olmaktan çıkıp ölçülebilir, kıyaslanabilir bir bilgiye dönüşüyor.

Yeşil aklamaya karşı kalkan

Piyasa hafızası. 2023 yılında IFRS çatısı altındaki ISSB, küresel olarak karşılaştırılabilir sürdürülebilirlik ve iklim açıklama standartlarını yani S1 ile S2'yi yayımlayarak dağılmış ESG raporlama düzenini tek bir taban etrafında toplama hedefini ortaya koydu. O güne dek her şirket kendi seçtiği çerçeveyle rapor yazıyordu ve rakamlar birbiriyle konuşmuyordu. ISSB bu çok başlılığı tek bir omurgaya bağlamayı amaçladı ve sürdürülebilirlik açıklamasını finansal tablonun ciddiyetine taşıdı.

Standartlaşmanın belki de en sevilen sonucu, yeşil aklamayı zorlaştırması oldu. Yeşil aklama dediğimiz şey, bir şirketin gerçekte olduğundan çok daha temiz görünmesi için verileri cilalaması. Dağınık çerçeveler döneminde bunu yapmak kolaydı. Şirket kendini iyi gösteren ölçütleri öne çıkarır, sıkıntılı kalemleri raporun derinlerine gömer ya da elverişli bir çerçeve seçip rahatsız edici soruları hiç sormazdı.

Ortak standart bu manevra alanını daraltıyor. Herkes aynı kalemleri, aynı tanımlarla açıklamak zorunda kalınca, kötü haberi kuytuya saklamak güçleşiyor. Bir şirket emisyonunun bir bölümünü görmezden gelmek istese bile, standart onu açıkça soruyor. Yani artık parlak laflar değil, kıyaslanabilir rakamlar konuşuyor ve gerçekten temiz olan şirket, sadece temiz görünmeyi başaran şirketten ayrışıyor.

Emtia ve enerji şirketine binen açıklama yükü

Bu yeni düzenin yükünü en çok hisseden kesimlerden biri emtia ve enerji şirketleri. Petrol, gaz, kömür, metal gibi alanlarda faaliyet gösterenler doğaları gereği yoğun emisyon üretir ve bu yüzden yatırımcı en çok bu şirketleri mercek altına alır. Bunlar için açıklama yükü ciddi biçimde ağırlaştı. Artık sadece kendi tesislerinden çıkan karbonu değil, satın aldıkları enerjinin ve sattıkları ürünün tüketiminden doğan karbonu da açıklamaları bekleniyor. Bir petrol şirketi için bu sonuncusu özellikle sancılı, çünkü ürettiği yakıt tüketildiğinde ortaya çıkan emisyon, kendi sahasından çıkanın kat kat üstünde.

Yük sadece sayım derdiyle de bitmiyor. Bu şirketlerin iklim senaryolarına karşı ne kadar dayanıklı olduğunu da göstermeleri gerekiyor. Diyelim dünya hızla fosil yakıttan uzaklaşırsa, bir kömür şirketinin rezervleri ne kadar değer kaybeder, hangi varlıkları atıl kalır? ISSB bu soruları açıkça sordurttuğu için, emtia ve enerji şirketleri kendi geleceklerinin kırılganlığını da masaya yatırmak zorunda kalıyor.

Yatırımcı ve düzenleyici talebinin itişi

ISSB'nin bu kadar hızlı bir taban haline gelmesinin arkasında iki güçlü itici kuvvet var. Birincisi yatırımcı talebi. Büyük fon yöneticileri, emeklilik fonları, varlık yöneticileri artık karar verirken sürdürülebilirlik verisini ciddiye alıyor. Bir şirketin iklim riski, onun gelecekteki değerini doğrudan etkileyen bir kalem haline geldi. Üstelik bu kez veri gönüllü bir iyi niyetin ürünü değil, yatırımcının kendi cebini korumak için istediği bir bilgi. Yani sürdürülebilirlik raporu artık vicdan meselesi değil, yatırım kararının çıplak bir girdisi.

İkinci itici kuvvet düzenleyiciler. Pek çok ülkenin otoritesi ISSB tabanını kendi kurallarına temel alma yoluna gitti. Kimi onu doğrudan benimsedi, kimi yerel kurallarını bu omurganın üstüne kurdu. Bu önemli çünkü standart gönüllü kaldığı sürece bir öneriydi, ama düzenleyici onu zorunlu kıldığında bir yükümlülüğe dönüşüyor. Yatırımcının talebi ile düzenleyicinin gücü aynı yönde itince, ISSB hızla küresel bir referans noktası haline geldi.

Kademeli benimsemenin mantığı

ISSB bütün dünyaya bir gecede dayatılan bir kural değil, ülke ülke, kademe kademe yerleşen bir taban. Her ülke kendi takvimine göre standardı benimsiyor. Kimi büyük şirketlerden başlayıp zamanla küçükleri kapsama alıyor, kimi belli sektörlere öncelik veriyor. Bunun akıllıca bir tarafı var. Sürdürülebilirlik verisini standarda uygun toplamak, özellikle değer zincirinin tamamını saymak zahmetli bir iş ve şirketler bu altyapıyı bir anda kuramaz. Kademeli takvim onlara nefes alacak zaman tanıyor.

Şimdi sayısal bir örnekle yükün boyutunu somutlaştıralım. Diyelim orta ölçekli bir metal üreticisi ISSB'ye geçiyor. Önceden sadece kendi tesislerinin emisyonunu sayıyordu, yılda 200 bin ton karbon. Standart artık satın aldığı elektrikten doğan 80 bin tonu da istiyor. Asıl büyük kalem ise sattığı metalin sonraki kullanımından doğan emisyon, o da 520 bin ton. Ortaya şöyle bir tablo çıkıyor.

Açıklama kalemi Sayılan karbon
Kendi tesislerinden 200 bin ton
Satın alınan enerjiden 80 bin ton
Ürünün sonraki kullanımından 520 bin ton
Açıklanması gereken toplam 800 bin ton

Hesabın can alıcı yeri şurada. Eski düzende şirket dünyaya sadece 200 bin tonu sunuyordu. ISSB ile birlikte açıklaması gereken toplam 800 bin tona, yani dört katına fırlıyor. Şirketin gerçek karbon ayak izi değişmedi, sadece görünür hale geldi. İşte standartlaşmanın gücü bu. Önceden kuytuda kalan yüzde 75'lik kısım artık ışığa çıkıyor ve yatırımcı şirketin asıl riskini net görüyor.

Emtia okuyucusu için ne değişti

Bütün bu yapı emtia piyasalarını izleyen biri için kalıcı bir mercek değişikliğine işaret ediyor. Birinci ders, sürdürülebilirlik verisinin artık ciddiye alınması gereken bir finansal bilgi olduğu. Bir enerji ya da madencilik şirketini değerlendirirken, onun iklim açıklaması bilançosu kadar belirleyici hale geldi.

İkinci ders, kıyaslamanın artık gerçekten mümkün olması. Aynı çatı altında raporlayan iki rakibin karbon riskini, dayanıklılığını yan yana koyup okuyabiliyorsun. Hangi şirketin fosil yakıttan uzaklaşan bir dünyada ayakta kalacağı, hangisinin atıl varlık yükü altında ezileceği çok daha berrak görünüyor. Bu da sermayenin hangi şirkete akacağını yavaş yavaş yeniden çiziyor.

Üçüncü ders ise en geniş olanı. ISSB tek bir kural kitabı gibi görünse de, aslında sürdürülebilirliği küresel finansın ortak diline yerleştiren bir taban. Bir şirketin karbon açıklaması artık dünyanın öbür ucundaki rakibininkiyle aynı ölçüde okunabiliyor. Emtia fiyatlarını okuyan biri artık sadece rezervi, üretimi ve maliyeti değil, o şirketin standart kalıba dökülmüş iklim riskini de hesaba katmak zorunda. Bir petrol devi artık yalnızca ürettiği varilden ibaret değil, üstünde herkesin aynı okuyabildiği bir sürdürülebilirlik etiketi taşıyor ve o etiketin ağırlığı her geçen yıl daha çok konuşuluyor.

ESG

Piyasa Kavramları

Emtia Sözlüğü