Şöyle bir sahne düşün. Bir limanda yüklü tahıl gemileri demir atmış bekliyor ama hiçbiri açığa açılamıyor. Ambarları buğdayla dolu, alıcıları binlerce kilometre ötede onları bekliyor, fakat liman ablukada ya da çıkış pazarlıklara takılmış. O sırada başka bir başkentte hükümet bir kağıda imza atıyor ve kendi buğdayını dünyaya satmayı durduruyor, hepsini içeride tutuyor. Üçüncü bir ülkede market rafındaki un fiyatı bir hafta içinde tırmanmaya başlıyor. İşte gıda jeopolitiği tam bu üç sahnenin aynı anda yaşandığı yerde başlıyor. Tahıl, soya, bitkisel yağ ya da gübre gibi karın doyuran şeyler sadece ticari bir mal olmaktan çıkıp ülkeler arası güç oyununun bir parçası haline geliyor. Kimin tarlası bereketli, kimin limanı açık, kim kapıyı kapatıyor ve kim aç kalma korkusuyla rafları boşaltıyor sorularının hepsi tek bir denkleme akıyor.
Bu konunun en sinir bozucu yanı şu, herkes yemek yiyor ama herkes tarım yapamıyor. Dünyanın buğdayı, mısırı ve ayçiçeğinin büyük bölümü bir avuç bölgenin verimli topraklarından çıkıyor. O toprakların başına bir iş geldiğinde sarsıntı oradan bütün dünyaya yayılıyor.
Gıdayı diğer emtialardan ayıran şey
Petrolün kesilmesi insanı üşütür, gazın kesilmesi fabrikayı durdurur ama gıdanın kesilmesi doğrudan açlığa dokunur. İşte gıda jeopolitiğini bu kadar yakıcı yapan tam da bu. Bir ülke benzini birkaç hafta idare edebilir, arabasını az kullanır, ısısını kısar. Ama ekmek söz konusu olunca pazarlık payı yok, insan her gün yemek zorunda ve bu zorunluluk gıdayı en duygusal, en patlamaya hazır emtia yapıyor.
İkinci fark talebin esnemezliği. Buğdayın fiyatı iki katına çıksa bile kimse yarı yarıya az ekmek yemiyor, çünkü açlık ertelenecek bir ihtiyaç değil. Bu yüzden arzda küçük bir kesinti bile fiyatı orantısız biçimde yukarı fırlatıyor. Yüzde 5 daralan bir arz, fiyatı yüzde 5 değil bazen yüzde 30 zıplatabiliyor. Piyasa paniğe bu kadar yatkın çünkü kimse aç kalma riskini almak istemiyor.
Üçüncü fark üretimin bir avuç bölgede toplanması. Dünya buğdayının ezici çoğunluğu sayılı ülkeden geliyor, ayçiçeği yağında ise iki üç ülke neredeyse tüm sahneyi tutuyor. Bu yoğunlaşma demek ki tek bir bölgedeki savaş, kuraklık ya da yasak bütün dünyanın sofrasını sallayabiliyor. Karın doyuran bu malları bu kadar kırılgan kılan şey, bolluğun değil darlığın kolayca bulaşması.
Tahıl nasıl silaha dönüşür
Tahılın silaha dönüşmesi tek bir tüfek patlamasıyla olmuyor, üç ayrı yoldan ilerliyor ve çoğu zaman üçü birden devreye giriyor. Birinci yol fiziksel akışı kesmek. Bir ülkenin limanını ablukaya alır, gemilerin çıkışını engellersen, o ülkenin ambarındaki tahıl dünyaya ulaşamadan çürür ya da bekler. Üretim yerinde duruyor ama piyasaya inemiyor, sonuç aynı, dünyada arz daralıyor.
İkinci yol üretimin kendisini vurmak. Tarlaların ekilememesi, çiftçinin gübre ya da yakıt bulamaması, depoların hasar görmesi üretimi doğrudan düşürüyor. Bir tahıl bölgesinde savaş çıktığında o yılın hasadı sadece taşınamamakla kalmıyor, ekilemediği için baştan eksik kalıyor. Bu eksiklik bir mevsimle de bitmiyor, ertesi yıla sarkıyor.
Üçüncü ve en sinsi yol ihracat yasağı. Burada hiçbir liman ablukaya alınmıyor, hiçbir tarla bombalanmıyor, sadece bir hükümet kendi malını dünyaya satmayı durduruyor. Sezgiye ters duruyor çünkü ülke döviz kazanma fırsatını teperek elini geri çekiyor. Ama mantığı içeride yatıyor, hükümet önce kendi halkının doymasını istiyor ve dünya fiyatları tavan yaparken malını dışarı kaptırmak istemiyor. Bu üç yol bir araya geldiğinde tahıl, masaya oturmadan koca ülkeleri masaya oturtan bir baskı aracına dönüşüyor.
İhracat yasağının zincirleme etkisi
İhracat yasağının asıl tehlikesi tek bir ülkenin kararında değil, o kararın yarattığı domino etkisinde. Bir büyük üretici kapısını kapattığında dünyada arz aniden daralıyor, fiyat yükseliyor. Buraya kadar tahmin edilebilir. Asıl mesele bundan sonra başlıyor.
Yükselen fiyatı gören öteki üretici ülkeler paniğe kapılıyor. Kendi halkının önümüzdeki aylarda yeterince ve ucuza yiyecek bulamayacağından korkuyorlar, bu yüzden onlar da ihtiyatla kendi kapılarını kapatıyor. Böylece arzı daha da daraltan ikinci bir dalga geliyor, fiyat bir kez daha zıplıyor. Bu yeni sıçramayı gören üçüncü grup ülke de aynı refleksle hareket ediyor. Herkes kendini korumaya çalışırken küresel piyasa baştan aşağı kilitleniyor.
İşte bu noktada acı bir paradoks çıkıyor. Her ülke ayrı ayrı mantıklı davranıyor, kendi halkını koruyor, ama hepsi birlikte dünyayı çok daha kötü bir yere sürüklüyor. Tek başına savunma refleksi olan bir hamle, milyonlarca insanın birden yaşadığı bir kıtlığa dönüşüyor. Korku bulaşıcı, bir ülkenin tedbiri ötekinin paniğini besliyor. Özellikle ekmeğini ithalata bağlamış yoksul ülkeler bu zincirin en ucunda eziliyor.
2022, Karadeniz'in dünyayı sarstığı yıl
Piyasa hafızası. 2022'de Karadeniz'deki savaş ve tahıl koridoru pazarlıkları, dünyanın en verimli buğday ve ayçiçeği topraklarından birinin akışını sekteye uğrattı. Limanlar tıkanınca milyonlarca ton tahıl ambarlarda mahsur kaldı, fiyatlar tarihinin en sert seviyelerine fırladı. Tam o sırada birçok ülke kendi halkını korumak için ihracat yasaklarına başvurdu ve bu yasaklar arzı daha da daraltarak gıda fiyatlarını dünya genelinde topyekun yukarı itti. O yıl tahılın bir jeopolitik silah olduğu en açık biçimde görüldü.
Bu olay gıda jeopolitiğinin bütün yüzlerini tek bir sahnede topladı. Önce fiziksel akış vuruldu. Dünyanın buğday ve ayçiçeğinin önemli bir bölümünü tedarik eden bölgenin limanları kapanınca, ambarlardaki tahıl dünyaya ulaşamadı. Üretim yerinde duruyordu ama denize çıkamadığı için sanki hiç yokmuş gibi davrandı piyasa. Karadeniz üzerinden akan o devasa tahıl seli aniden durunca, bu seli alıp ekmek yapan ülkeler bir anda boşlukta kaldı.
Sonra üretimin kendisi yara aldı. Savaş bölgesindeki tarlalar ekilemedi, çiftçi yakıt ve gübre bulmakta zorlandı, depolar hasar gördü. Yani sorun yalnızca o yılki hasadı taşıyamamak değildi, ertesi yılın hasadı da baştan eksik kalacaktı. Bir tahıl ambarı vurulduğunda etkisi tek mevsimle bitmiyor, geleceğe sarkıyor.
En çarpıcı kısım ise üçüncü dalgada geldi. Fiyatlar fırlarken kendi tahılı olan birçok ülke içgüdüsel biçimde kapısını kapattı, buğdayını ve bitkisel yağını dünyaya satmayı durdurup hepsini içeride tuttu. Bu yasaklar savaşın açtığı deliği büyüttü. Tek bir bölgedeki çatışma, onlarca ülkenin korunma refleksiyle birleşince ortaya küresel bir gıda krizi çıktı. Tahıl koridoru pazarlıkları işte bu yüzden bir dış politika meselesi oldu, çünkü o koridorun açık ya da kapalı olması dünyanın yarısının sofrasını belirliyordu.
İthalata bağımlı ülkelerin kırılganlığı
Bu hikayenin asıl yarası alıcı tarafında açılıyor. Kendi buğdayını yetiştiremeyen, ekmeğini büyük ölçüde ithalata bağlamış ülkeler bu oyunun en savunmasız oyuncuları. Her şey yolunda giderken bu bağımlılık görünmüyor, hatta ucuz ithal tahılla beslenmek akıllıca bile duruyor. Ama akış kesilince bu konfor bir tuzağa dönüşüyor.
Kırılganlığın boyutu üç şeye bağlı. Tahılını tek bir bölgeden mi alıyorsun yoksa farklı kaynaklara mı yaymışsın, ülkende kaç aylık tahıl stoğu duruyor ve kriz anında başka tedarikçi bulacak paran ve bağlantın var mı. Bu üç zaaf bir araya geldiğinde, uzaktaki bir limanın kapanması o ülkede ekmek kuyruğuna ve sokak huzursuzluğuna dönüşebiliyor.
Burada ince bir nokta var. Tahıl ablukasının gücü, onu uygulayanın niyetinden çok karşı tarafın hazırlıksızlığından doğuyor. Stoğu dolu, tedarikçisi çeşitli bir ülke aynı şoku çok daha rahat atlatıyor. Demek ki gıda güvenliği bir kader değil, yıllar içinde verilen tercihlerin toplamı. Ucuz ithalatın rahatlığını seçen ülke, bedelini kriz patladığında ödüyor ve bu bedel çoğu zaman parayla değil toplumsal istikrarla ölçülüyor.
Korunmanın yolları
Bu silaha karşı duranın elinde birkaç klasik kalkan var. Birincisi stok tutmak. Bir ülke kriz anında piyasaya muhtaç kalmamak için sakin günlerde alıp sakladığı bir tahıl tamponu bekletiyor. Silolar dolu olduğunda, dışarıda akış kesilse bile ülke birkaç ay rahat nefes alıyor ve bu süre hem panik fiyatlarını yatıştırıyor hem de baskı yapan tarafın elindeki kozu zayıflatıyor.
İkinci kalkan çeşitlendirme, yani bütün yumurtaları tek sepete koymamak. Akıllı bir alıcı tahılının hepsini tek bir bölgeden almıyor, tedarikçilerini farklı coğrafyalara yayıyor. Böylece bir kaynak kesildiğinde ötekilerden beslenerek darbeyi hafifletiyor. Karadeniz akışı durduğunda, tedarikini önceden başka kıtalara da yaymış ülkeler çok daha az sarsıldı.
Üçüncü ve en köklü kalkan kendi üretimini ayağa kaldırmak. Bir ülke ne kadar çok tahılını kendi toprağında yetiştirirse, dışarıdaki oyunlara o kadar az bağımlı kalıyor. Tabii bu en pahalı ve en yavaş çözüm, çünkü tarım toprak, su ve iklim ister, her ülke her şeyi yetiştiremez. Yine de gıda krizlerinden sonra birçok hükümet tarıma yeniden döndü, çünkü en sağlam güvence sofradaki ekmeğin kendi tarlasından gelmesi.
Küçük bir örnek hesap
Rakama dökünce mekanik netleşiyor. Diyelim dünya yılda 200 milyon ton buğday ticareti yapıyor ve bu akışın büyük bir bölümü birkaç bölgeden geliyor. Bir savaş tek başına 25 milyon tonluk ihracatı sahneden çekiyor, yani dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12 buharlaşıyor. Buraya kadar tek bir olayın etkisi.
Asıl etki bundan sonra başlıyor. Fiyatın fırladığını gören başka ülkeler de kapısını kapatıyor ve diyelim bu yasaklar 15 milyon tonluk bir akışı daha çekiyor. Şimdi toplam açık 40 milyon tona çıkıyor, yani dünya ticaretinin yüzde 20 yok oluyor. Talep esnemediği için fiyat bu daralmanın çok üstünde tepki veriyor.
| Senaryo | Sahneden çekilen | Dünya ticaretine oranı | Tipik fiyat tepkisi |
|---|---|---|---|
| Normal dönem | yok | yüzde 0 | sakin |
| Sadece savaş | 25 milyon ton | yüzde 12 | sert yükseliş |
| Savaş artı yasaklar | 40 milyon ton | yüzde 20 | tavan seviyeleri |
Tablonun anlattığı hikaye şu. Tek başına savaş bile fiyatı sert biçimde yukarı itiyor ama asıl yıkım ihracat yasaklarının eklenmesiyle geliyor. Yüzde 12 daralma yüzde 20 daralmaya çıktığında, fiyat aradaki farkın katbekat fazlası tepki veriyor çünkü kimse aç kalma riskini almak istemiyor. Diyelim buğdayın tonu kriz öncesi 250 dolardı, böyle bir daralmada 400 doları aşması işten bile değil. Mesele yalnızca kim ne kadar üretim kaybetti değil, paniğin kaç ülkeyi kapısını kapatmaya ittiği.
Piyasada nasıl okunur
Deneyimli bir emtia takipçisi tahıl fiyatına bakarken hep şu soruyu soruyor. Bu hareket gerçek bir hasat eksikliğinden mi geliyor, yoksa bir limanın kapanmasından ya da bir hükümetin yasak kararından mı? İkisinin ömrü çok farklı. Bir ablukayla ya da yasakla fırlayan fiyat, koridor açıldığında ya da yasak kalktığında aynı hızla geri inebiliyor. Oysa gerçek bir kuraklıktan, baştan eksik kalmış bir hasattan gelen yükseliş çok daha inatçı çıkıyor.
İkinci okuma bağımlılık haritasını çıkarmak. Hangi tahılın üretimi hangi bölgelerde toplanmış, alıcıları ne kadar başka kapıya muhtaç, silolarda kaç aylık stok duruyor. Bu haritayı tutan biri, bir limandan gelen tek bir haberin neden buğdayı oynatacağını önceden seziyor. Stoklar düşükken çıkan bir kriz, dolu ambarların olduğu döneme göre çok daha yıkıcı vuruyor.
Üçüncü ve en geniş ders şu. Tahıl hiçbir zaman sadece tahıl değil, buğdayın, mısırın, soyanın üstünde her zaman görünmez bir siyaset ve güvenlik katmanı asılı duruyor. Bugün bir gıda fiyatını doğru okumak isteyen biri yalnızca yağışı, ekim alanını ve stoğu değil, o malın hangi bölgelerden geldiğini, o bölgelerdeki gerilimi ve kaç ülkenin kapısını kapatmaya hazır beklediğini de hesaba katmak zorunda. Çünkü gıda jeopolitiğinin acı dersi şu, bolluk bir mevsim sürüyor ama panik bir hafta içinde dünyanın yarısının ekmeğini pahalandırıyor.