İçeriğe geç
Piyasa verileri hazırlanıyor

Flotasyon ile Zenginleştirme

Köpüklü bir banyoda değerli mineralleri sudan yukarı kaldıran flotasyon yöntemi, çöpe atılacak kadar fakir cevherleri bile bakır ve çinko madenine çeviriyor.

Flotasyon ile Zenginleştirme

Bir kova çamurlu suya bir avuç toz atıp karıştırdığınızı düşünün. İçindeki kıymetli taneler dibe çökmek yerine, köpüğün üzerine binip yüzeye çıkıyor, değersiz kum ve kil ise aşağıda kalıyor. Kulağa neredeyse bir hokkabazlık gibi geliyor ama madencilik dünyasının en sessiz devrimi tam olarak bu. Adı flotasyon, yani yüzdürme. Cevherin içindeki işe yarayan mineralleri, işe yaramayanlardan köpük yardımıyla ayırıyor.

Bu yöntem ilk duyulduğunda biraz büyücülük gibi gelse de altında sapasağlam bir fizikokimya yatıyor. Bu yazıda hem o köpüğün neden bazı taneleri seçip kaldırdığını hem de bu basit görünen numaranın küresel bakır ve çinko ekonomisini nasıl baştan yazdığını anlatacağım. Çünkü bugün elinizdeki kablonun bakırı, çatıdaki çinko kaplamanın hammaddesi, büyük ihtimalle bir köpük banyosundan geçerek geldi.

Cevherin gizli sorunu

Madenci toprağı kazdığında saf metal çıkmıyor. Çıkan şey cevher, yani içinde bir miktar değerli mineral ile bolca değersiz kaya barındıran karmakarışık bir taş. İşin can sıkıcı yanı, bu değerli kısmın çoğu zaman ne kadar küçük olduğu. Zengin bir bakır madeninde bile çıkardığınız her yüz kilo kayanın belki bir kilosu gerçekten bakır taşıyor, geri kalan doksan dokuz kilo işe yaramayan taş.

Buna cevherin tenörü deniyor, yani içindeki değerli mineralin yoğunluğu. Tenör yüksekse cevher zengin, düşükse fakir sayılıyor. Eskiden madenciler yalnızca gözle görülecek kadar zengin damarların peşinden gidiyordu, çünkü o fakir taşı işlemenin hiçbir ekonomik yolu yoktu. Düşük tenörlü cevher düpedüz çöptü, kazılsa bile kenara atılıyordu. İşte flotasyonun çözdüğü asıl mesele bu. O bir kiloyu, doksan dokuz kilo taşın içinden temiz biçimde çekip almanın yolunu açtı.

Suyu seven taş, sudan kaçan taş

Köpüğün neden seçici davrandığını anlamak için minerallerin suyla ilişkisine bakmak gerekiyor. Bazı taneler suyu seviyor, yüzeyleri ıslanmaya bayılıyor, suya değdikleri an üzerleri bir su zarıyla kaplanıyor. Bunlara suyu seven, yani ıslanan taneler diyelim. Bazı taneler ise tam tersi, suyu itiyor, yüzeyleri ısrarla kuru kalmak istiyor. Bunlar da sudan kaçan taneler.

Bu ayrımı günlük hayattan da tanıyorsunuz. Yağlı bir tabağı suya batırdığınızda su yüzeyde damlalar halinde toplanıp kayıp gidiyor, hiç tutunmuyor. Yağmurluk kumaşının üstünde ya da ördeğin tüyünde de aynı şey oluyor, su içeri işlemeden yuvarlanıp düşüyor. Mineral tanelerinde de tıpkı böyle, kimi yüzey suyu davet ediyor, kimi yüzey kapıyı yüzüne kapıyor. Flotasyon işte bu görünmez kapıyı madencinin istediği yöne çevirme sanatı.

İşte bütün hüner bu farkta saklı. Sudan kaçan bir tane, suyun içinden geçen bir hava kabarcığına rastladığında ona sımsıkı yapışıyor. Çünkü kabarcığın yüzeyi de kuru bir ortam, tane orada kendini evinde hissediyor. Kabarcık yukarı çıktıkça yapışan taneyi de beraberinde yüzeye taşıyor. Suyu seven taneler ise kabarcığa yüz vermiyor, oldukları yerde kalıp dibe çöküyor. Sonuçta yüzeyde biriken köpük, sudan kaçan tanelerle dolup taşıyor, dipte ise ıslanan taneler kalıyor.

Burada yüzey enerjisi denen kavram devreye giriyor. Her tanenin yüzeyi, çevresiyle nasıl temas ettiğine göre bir enerji taşıyor. Sistem her zaman toplam enerjisini düşürmeye çalışıyor. Sudan kaçan tane için en rahat hal, suyla teması azaltıp hava kabarcığına yapışmak. Yani tane kabarcığa tutununca aslında doğanın enerji tasarrufu kuralına uyuyor. Köpük makinesi, bu görünmez enerji hesabını madencinin lehine çeviren bir düzenek.

Tabiata verilen küçük rüşvet

Sorun şu ki, çoğu değerli mineral tabiatında pek de sudan kaçmaz. Bakır taşıyan sülfürlü taneler bile kendi halinde bırakıldığında suyla idare edebiliyor. İşte burada işin kimyası giriyor devreye. Madenci, suya bir avuç özel kimyasal ekleyerek istediği mineralin yüzeyini suyu kaçar hale getiriyor. Bu kimyasallara toplayıcı deniyor, çünkü hedef minerali toplayıp köpüğe taşıyorlar.

Toplayıcı molekülün bir ucu seçtiği mineralin yüzeyine kenetleniyor, dışa bakan diğer ucu ise yağ gibi, suyu iten bir kuyruk. Yani toplayıcı, hedef tanenin üstüne adeta minik bir yağmurluk giydiriyor. O zarla kaplanan tane artık suyu itiyor ve ilk hava kabarcığına atlayıp yüzeye fırlıyor. İşin güzelliği, doğru toplayıcıyı seçince yalnızca bakırı kaldırıp çinkoyu dipte bırakabiliyor, sonra başka bir kimyasalla çinkoyu uyandırıp ayrı bir köpükte toplayabiliyorsunuz. Tek bir cevherden iki ayrı metali sırayla süzmek mümkün.

Köpüğün kendisini ayakta tutmak için de ayrı bir kimyasal grup var, bunlara köpürtücü deniyor. Köpürtücü, kabarcıkların hemen patlamayıp yüzeyde dayanıklı bir köpük tabakası oluşturmasını sağlıyor. Tanelerle yüklü kabarcıklar bu köpük yastığında bir süre tutunuyor ki sıyrılıp toplanabilsinler. Toplayıcı seçiyor, köpürtücü taşıyor. İkisi birlikte çalışınca, içine baktığınızda hiçbir şey ayırt edemeyeceğiniz gri bir bulamaçtan tertemiz bir metal konsantresi çıkıyor.

Köpükten konsantreye

Sürecin tamamını baştan sona dizelim. Madenden çıkan iri cevher önce kırıcılardan ve değirmenlerden geçiriliyor, un gibi ince bir toz haline getiriliyor. Bu öğütme şart, çünkü değerli mineral tanesinin değersiz kayadan tam olarak kopması, ancak parçalar yeterince küçüldüğünde mümkün. Tane ne kadar serbest kalırsa, köpük onu o kadar temiz seçebiliyor.

Bu ince toz suyla karıştırılıp bir bulamaç haline getiriliyor ve flotasyon hücresi denen büyük tanklara akıtılıyor. Tankın dibinden sürekli hava üfleniyor, içinde toplayıcı ve köpürtücü dolaşıyor. Hava kabarcıkları yükseldikçe sudan kaçar hale gelmiş değerli taneleri sırtlayıp yukarı taşıyor. Üstte biriken metal yüklü köpük yavaşça sıyrılıp alınıyor, işte konsantre dediğimiz değerli ürün bu. Dipte kalan ıslak ve değersiz kısım ise artık olarak dışarı atılıyor.

Konsantre kurutulduktan sonra geriye metalce çok zengin bir toz kalıyor. Madenden yüzde bir bakırla çıkan cevher, flotasyondan sonra yüzde yirmi otuz bakır taşıyan bir konsantreye dönüşüyor. Bu konsantre sonra izabe tesisine, yani eritme aşamasına gidiyor. Yani flotasyon metali üretmiyor, ama metali üretilebilir hale getiriyor. Olmasa, izabeciye taşınacak şey neredeyse tamamen taş olurdu, kimse o yükü taşımaya değer bulmazdı.

Bir asır önceki kıvılcım

Bu yöntemin sanayiye girişi, madencilik tarihini ikiye böldü. Öncesinde insanlık binlerce yıl boyunca yalnızca zengin damarları işleyebildi, sonrasında ise yeryüzünün fakir cevherleri birden işe yarar hazinelere dönüştü.

Piyasa hafızası. Yirminci yüzyılın başında flotasyon endüstriyel ölçekte benimsendiğinde, o güne dek çöp sayılan düşük tenörlü sülfürlü cevherler aniden ekonomik hale geldi. Daha önce dokunulamayan dev fakir bakır yatakları, özellikle Amerika'nın açık ocakları, bu yöntem sayesinde işletilebilir oldu. Küresel bakır ve çinko üretimi köklü biçimde sıçradı, fiyatlar geriledi ve elektrik çağının ihtiyaç duyduğu ucuz bakır akmaya başladı. Madenciler artık zengin damar aramak yerine, dağ büyüklüğünde fakir kütleleri ucuza işlemenin peşine düştü.

Bu dönüşümün boyutu zor abartılır. Flotasyondan önce yüzde üç dört bakır taşımayan bir cevher kimsenin ilgisini çekmiyordu. Yöntem yaygınlaştıktan sonra yüzde bir, hatta daha düşük tenörler bile kazanç getirir oldu. Bu da işlenebilir cevher rezervlerini bir çırpıda katladı. Yeryüzünde aslında bol miktarda bakır vardı, sadece çoğu fakir kayanın içine dağılmış haldeydi. Köpük, o dağınık zenginliği toplamanın anahtarını verdi.

Verim ile maliyetin dengesi

Şimdi işin ekonomi tarafına geçelim, çünkü flotasyon bir kimya gösterisi olduğu kadar bir maliyet hesabı. Her şeyden önce öğütme aşaması büyük bir elektrik yiyor. Tonlarca kayayı un inceliğinde öğütmek ciddi enerji ister, bir madenin elektrik faturasının önemli kısmı bu değirmenlerden gelir. Üstüne toplayıcı ve köpürtücü kimyasalların maliyeti, kullanılan suyun temini ve geri kazanımı eklenir.

Bu kimyasal denge öyle hassas ki, çoğu tesis suyun asitliğini bile dakikası dakikasına izliyor. Toplayıcının doğru mineralin üstüne oturması için ortamın belli bir asitlik aralığında kalması gerekiyor. Bu aralığı kaçırırsanız ya hedef mineral köpüğe binmiyor ya da yanına almak istemediğiniz başka mineraller de tutunup konsantreyi kirletiyor. Bakırı önce alıp çinkoyu sonraya bırakan o sıralı ayırma da büyük ölçüde bu asitlik ayarıyla yönetiliyor. Yani flotasyon yalnızca hangi kimyasalı koyduğunuzla değil, suyu hangi kıvamda tuttuğunuzla da kazanılıyor.

Bir de geri kazanım oranı denen kritik bir sayı var. Hiçbir flotasyon devresi cevherdeki bakırın yüzde yüzünü yakalayamıyor, bir kısmı kaçınılmaz olarak artıkla birlikte dibe gidiyor. İyi işleyen bir tesis bakırın belki yüzde seksen beşini, doksanını köpüğe alabiliyor, gerisi kaybolup gidiyor. Madenci sürekli bir denge gözetiyor. Köpüğe daha çok mineral kaldırmaya çalışırsanız yanında daha çok çöp de gelir, konsantrenin saflığı düşer. Konsantreyi olabildiğince saf tutmaya çalışırsanız bu sefer biraz değerli mineral artıkta kaçar. Saflık ile geri kazanım arasındaki bu ip cambazlığı, tesisin kazancını doğrudan belirliyor.

Küçük bir hesap

Rakamlarla bir örnek yapalım ki tablo netleşsin. Diyelim bir maden yüzde 1 bakır taşıyan cevheri işliyor. Yani 100 ton cevherde 1 ton bakır var. Geri kazanım oranı yüzde 90 olsun, bu da iyi bir tesis için makul.

Aşama Yaklaşık değer
İşlenen cevher 100 ton
Cevher tenörü yüzde 1 bakır
Cevherdeki toplam bakır 1 ton
Geri kazanım oranı yüzde 90
Köpükte yakalanan bakır 0,9 ton
Artıkta kaybolan bakır 0,1 ton

Tablodaki son iki satır işin özü. Cevherdeki 1 tonluk bakırın 0,9 tonunu köpük topluyor, 0,1 tonu artıkla birlikte gidiyor. Şimdi diyelim ki tesisi biraz daha sıkı ayarladınız ve geri kazanımı yüzde 90'dan yüzde 93'e çıkardınız. Görünüşte küçük bir iyileşme ama 100 ton başına 0,03 ton fazladan bakır demek. Madenin yılda milyonlarca ton işlediğini düşünün, o üç puanlık fark binlerce ton ek metale dönüşüyor. İşte bu yüzden mineral mühendisleri toplayıcı dozunu, köpük yüksekliğini, öğütme inceliğini milimetrik ayarlamaya çalışıyor. Küçük bir verim kazancı, dev ölçekte koca bir gelir.

Piyasada nasıl okunur

Flotasyonu kavrayınca bakır ve çinko piyasasına bakışınız değişiyor. Bir madenin değeri yalnızca yerin altındaki metal miktarına bağlı değil, o metali ne kadar verimli çıkarabildiğine de bağlı. İki maden aynı tenörde cevhere sahip olabilir ama biri köpükten yüzde doksan üç geri kazanırken diğeri yüzde seksen beşte kalıyorsa, ikisinin kazancı taban tabana zıt çıkar. Bu yüzden yatırımcı bir madeni değerlendirirken tenör kadar geri kazanım rakamına da bakar.

Aynı şekilde, flotasyondan çıkan konsantrenin kalitesi tüm zinciri etkiliyor. İzabeci, içine ne kadar yabancı madde karıştığına göre konsantreyi fiyatlıyor, temiz konsantre daha iyi şartlarla alıcı buluyor. Bakır ve çinko konsantresinin işlenmesi için ödenen ücretler, yani izabe ve rafinaj kesintileri, doğrudan bu kaliteyle bağlantılı. Düşük tenörlü cevheri işleyen bir maden, enerji fiyatları yükseldiğinde de en önce zorlanan taraf oluyor, çünkü o fakir taşı öğütmenin elektrik yükü kazancı eritiyor.

Bütün bunları topladığınızda flotasyon, modern bakır ve çinko arzının görünmez bel kemiği gibi duruyor. Bugün çıkarılan bakırın ezici çoğunluğu, bir noktada köpüklü bir tankın içinden geçti. Yeryüzünün kalan zengin damarları büyük ölçüde tükendi, geriye kalan dev rezervler hep o fakir, dağınık cevherler. Onları ekonomiye kazandıran tek pratik yol da bugün hala bu köpük numarası. Bir sonraki sefer elinizdeki bakır telin ya da galvaniz çatının ardındaki uzun yolu düşündüğünüzde, o yolun en kritik adımının bir kova çamurlu suyun üstünde toplanan köpük olduğunu hatırlayın.

madencilik

üretim