Çoğumuz enflasyonu şöyle hayal ederiz. Önce bir yerde fiyatlar genel olarak şişer, para değer kaybeder, sonra bu dalga sırayla her şeye vurur, en sonunda da benzine, ekmeğe, bakıra ulaşır. Yani emtia hep zincirin sonunda durur, kendisine gelen darbeyi yutan zavallı son halka gibi. 1970'ler bu resmi tersine çevirdi. O on yılda fiyatlar genel olarak şiştiği için petrol pahalanmadı, petrol pahalandığı için fiyatlar genel olarak şişti. Buğday, bakır, soya, hepsi enflasyonun kuyruğunda sürüklenen pasif kurbanlar değil, dalgayı başlatan ilk taşlardı. İşte bu yazının derdi tam da bu ters okuma. Emtianın enflasyonu nasıl yediğini değil, enflasyonu nasıl doğurabildiğini anlamaya çalışacağız. Çünkü o on yıl bize fiyat istikrarının kağıt üstündeki para meselesinden ibaret olmadığını, bazen koca bir ekonomiyi tarladan ve kuyudan yukarı doğru sarsabilen bir hammadde şokuyla başladığını gösterdi.
Ters nedensellik ne demek
Önce şu nedensellik okunu doğru çevirelim. İktisat ders kitaplarının klasik anlatısında enflasyon talep tarafından gelir. Ekonomi ısınır, insanların cebinde fazla para birikir, herkes aynı malları kapışır, fiyatlar tırmanır. Bu hikayede emtia edilgen tarafta kalır. Talep canlandığı için bakır da petrol de yükselir ama asıl tetiği başka bir yer çeker.
Ters nedensellikte ok yön değiştirir. Burada enflasyonu başlatan şey ne aşırı para ne coşkun talep. Bir hammaddenin arzı aniden daralır ya da fiyatı bir kararla fırlar, ve bu artış ekonominin en derin katmanına, üretimin ham girdisine vurur. Petrol pahalanınca sadece benzin değil, petrolle taşınan, petrolle ısıtılan, petrolden plastik üreten her şey pahalanır. Tek bir malın fiyat sıçraması, su yüzüne atılan taşın halkaları gibi bütün fiyat sistemine yayılır. İktisatçılar buna maliyet itişli enflasyon der. Talep çekmez, maliyet iter.
Aradaki fark akademik bir incelik değil. Eğer enflasyon talepten geliyorsa ilacı kendini belli eder, ekonomiyi soğutursun, parayı kısarsın, talep iner, fiyatlar yatışır. Ama enflasyon bir emtia şokundan geliyorsa bu ilaç işe yaramaz, hatta zehir olur. Çünkü petrolün arzını faiz artırarak çoğaltamazsın. Merkez bankası dünyanın altından bir varil bile fazla petrol çıkaramaz.
Petrolün üretimdeki yeri
Petrolün neden bu kadar bulaşıcı olduğunu anlamak için onu sıradan bir mal gibi değil, ekonominin kan dolaşımı gibi düşünmek gerekir. Bir gömlek pahalanırsa sadece gömlek alanı üzer. Petrol pahalanırsa herkesi üzer, çünkü neredeyse her ürünün içinde bir damla petrol saklı durur.
Şöyle bir zincir kuralım. Tarlada traktör mazot yakar, gübre doğal gazdan üretilir, hasat kamyonla taşınır, un fabrikada işlenir, ekmek fırında pişer, market rafına bir araçla gelir. Bu zincirin her halkasında enerji yanar. Petrol pahalandığında halkaların hepsi birden ağırlaşır ve en sonda duran ekmeğin fiyatı, kendisiyle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bir kuyu kararı yüzünden yükselir. İşte emtianın enflasyonu başlatma gücü buradan gelir. O, zincirin en başında, herkesin maliyetinin altında oturur.
Yetmişlerde sanayi bugünkünden çok daha enerji açlığıydı üstelik. Aynı miktarda mal üretmek için bugünkünden kat be kat fazla petrol yakılıyordu. Yani petrol şoku o yıllarda ekonomiye bugünkünden çok daha sert vuruyordu. Bir varilin fiyatı katlanınca, üretimin neredeyse her köşesi aynı anda sarsılıyordu.
1973 ambargosu ve stagflasyon
Piyasa hafızası. 1973 sonbaharında OPEC, Batı'ya petrol ambargosu uygulayınca ham petrolün fiyatı birkaç ay içinde yaklaşık dört katına fırladı. Bu tek bir emtianın fiyat şoku küresel bir enflasyon dalgasına dönüştü ve dünyayı o güne dek pek görülmemiş bir tabloyla, yani yüksek enflasyonla yüksek işsizliğin aynı anda yaşandığı stagflasyonla tanıştırdı. Emtia fiyatlarının makro istikrarın merkezinde durabileceği o günden sonra kimsenin aklından çıkmadı.
Olayın çarpıcı yanı, bir siyasi kararın nasıl ekonomik bir depreme dönüştüğüydü. Üreticiler musluğu kıstı, arz daraldı, fiyat fırladı. Ama bu artış petrolde kalmadı. Birkaç ay içinde benzin istasyonlarındaki kuyruklardan market raflarındaki etiketlere kadar her yere sıçradı. Tek bir malın arz şoku, bütün bir fiyat sisteminin temelini oynattı.
Asıl sarsıcı olan şey stagflasyon denen o tuhaf birleşimdi. O güne dek iktisatçılar enflasyon ile işsizliğin terazinin iki kefesi olduğuna inanıyordu. Biri artarsa öteki düşerdi. Ekonomi ya ısınır, enflasyon gelir ama herkes iş bulurdu ya da soğur, işsizlik artar ama fiyatlar yatışırdı. 1970'ler bu inancı paramparça etti. Petrol şoku hem fiyatları yukarı itti hem de maliyetler arttığı için üretimi kıstı, fabrikalar yavaşladı, işçiler işten çıkarıldı. Ekonomi aynı anda hem pahalılaştı hem de daraldı.
Bu birleşim merkez bankalarını çıkmaza soktu. Enflasyonla savaşmak için faizi artırsalar, zaten yavaşlayan ekonomiyi büsbütün durdururlardı. İşsizlikle savaşmak için parayı gevşetseler, zaten yüksek olan enflasyonu körüklerlerdi. İki yangın aynı anda yanıyordu ve her hortum birini söndürürken ötekini büyütüyordu. Sebebin emtiada yatması, klasik reçetelerin neden tutmadığını da açıklıyordu.
Neden faiz çare olmadı
Burada ters nedenselliğin en pratik sonucu ortaya çıkar. Eğer enflasyonun kaynağı emtia ise, paranın miktarını kısmak sorunun köküne dokunmaz. Merkez bankası faizi yükseltip ekonomideki parayı azaltabilir ama bu, yeryüzünden çıkan petrol miktarını bir varil bile artırmaz.
Düşün ki sorun talepse, faiz artışı işe yarar. İnsanların eli sıkılaşır, daha az harcar, mallara olan baskı azalır, fiyatlar geriler. Ama sorun bir arz daralmasıysa faiz artışı sadece acıyı çoğaltır. Petrol yine pahalı kalır, üretim maliyeti yine yüksek seyreder, üstüne bir de kredi pahalanır. Ekonomi daha da yavaşlar, işsizlik daha da artar ama enflasyonun asıl kaynağı, yani kıt ve pahalı hammadde olduğu yerde durur.
Yetmişlerin ilk yıllarında merkez bankaları bu tuzağa düştü. Önce ürkek davrandılar, ekonomiyi fazla soğutmaktan korktular, parayı tam kısamadılar. Bu kararsızlık enflasyonun yıllarca yüksek kalmasına, hatta beklentilere kazınmasına yol açtı. İnsanlar artık fiyatların her yıl hızla artacağını varsaymaya başlayınca, enflasyon kendi kendini besleyen bir alışkanlığa dönüştü. Asıl kırılma ancak on yılın sonunda, faizlerin acımasızca yükseltilip ekonominin derin bir resesyona sokulmasıyla geldi. O da gösterdi ki emtia kaynaklı bir enflasyonu kırmak, talep kaynaklısından çok daha pahalıya patlar.
Tek varilin yayılması
Bir emtia şokunun nasıl koca bir enflasyona dönüştüğünü küçük bir hesapla görelim. Diyelim bir ürünün toplam maliyetinin yüzde 30'u doğrudan ya da dolaylı enerjiden geliyor, kalan yüzde 70'i işçilik, hammadde ve diğer kalemler. Başlangıçta ürünün maliyeti 100 lira olsun, bunun 30 lirası enerji.
Şimdi petrol dörde katlansın, yani enerji maliyeti 30 liradan 120 liraya çıksın. Enerji dışındaki kalemler aynı kalsa bile yeni maliyet şöyle olur.
| Kalem | Şok öncesi | Petrol dörde katlanınca |
|---|---|---|
| Enerji payı | 30 lira | 120 lira |
| Diğer maliyetler | 70 lira | 70 lira |
| Toplam maliyet | 100 lira | 190 lira |
Sadece enerji kalemindeki sıçrama, ürünün toplam maliyetini 100 liradan 190 liraya, yani neredeyse yüzde 90 yukarı taşıdı. Üstelik bu hesabın gizli bir kuyruğu var. Diğer maliyetlerin içindeki nakliye, ham madde ve ısıtma da enerjiye bağlı olduğu için ikinci turda onlar da kabarır. İşçiler hayat pahalılaşınca daha yüksek ücret ister, ücret artışı maliyete biner, maliyet artışı yeni fiyatlara yansır. Tek bir varilin fiyat sıçraması, böyle dalga dalga büyüyerek ekonominin tamamına yayılır. İşte emtianın enflasyonu başlatma gücünü en yalın haliyle bu tablo anlatır.
Sadece petrol değildi
Çoğu kişi yetmişleri sadece petrol krizi diye hatırlar ama o on yılın hammadde şoku çok daha geniş bir cepheydi. Aynı dönemde tahıl piyasaları da altüst oldu. Büyük kuraklıklar ve beklenmedik dev alımlar buğday ile soya fiyatlarını fırlattı. Sovyetler Birliği bir yıl hasadı tutmayınca dünya piyasalarından devasa miktarda tahıl satın aldı ve fiyatlar tavan yaptı.
Bu da enflasyonun ikinci ayağını besledi. Petrol enerji üzerinden vururken, tahıl gıda üzerinden vurdu. Ekmek, et, süt, hepsi pahalandı. Bir hane halkı için enflasyon iki yandan birden geliyordu, hem arabanın deposundan hem mutfaktan. İkisinin de kökünde para bolluğu değil, hammadde kıtlığı vardı.
Metaller de bu koroya katıldı. Sanayinin hammaddesi olan bakır, alüminyum, nikel aynı dönemde dalgalandı. Sonuç şuydu, enflasyon tek bir maldan değil, bütün bir emtia sepetinden besleniyordu. Bu yüzden o yıllar bize emtianın makro istikrar üzerindeki gücünü tek tek değil, topluca öğretti. Enerji, gıda ve metal aynı anda sıçradığında, hiçbir para politikası bu üçlü baskıyı tek başına dizginleyemiyordu.
Yatırımcı bu dersi nasıl okur
Yetmişlerin bıraktığı en kalıcı miras, emtia fiyatlarına bakışın değişmesiydi. O güne dek emtia, makro tablonun sonucu sayılırdı. O dönemden sonra bir öncü gösterge gibi okunmaya başladı. Tecrübeli bir gözlemci artık enflasyonu yalnızca para arzında ya da bütçe açığında değil, petrolün, buğdayın, bakırın seyrinde de arar. Çünkü bazen zincirin ilk halkası tam orada kıpırdar.
İkinci ders, emtianın bir enflasyon sigortası gibi davranabildiği. Para değer kaybederken elinde nakit tutan kaybeder ama fiziki bir mala, mesela petrole ya da altına bağlı bir varlık tutan, fiyat dalgasının üstünde kalabilir. Yetmişlerde tahvil ve nakit eriyip giderken emtiaya yaslananlar değerini korudu. Bu yüzden bugün hala pek çok yatırımcı portföyüne bir miktar emtia katarak enflasyona karşı bir yastık arar.
Üçüncü ve en derin ders ise nedensellik okunu hep iki yönlü tutmak. Enflasyon emtiayı pahalandırır, bu doğru. Ama emtia da enflasyonu başlatabilir, bu da en az onun kadar doğru. Bir piyasayı okurken hangi okun o an baskın olduğunu anlamak, doğru hamleyi yapmanın yarısını halleder. Talep mi çekiyor yoksa bir arz şoku mu itiyor sorusunu sormadan bakılan grafik, çoğu zaman yanlış yöne işaret eder. Yetmişler bunu acı bir şekilde öğretti ve o dersin tarihi geçmedi. Bir hammaddenin musluğu kapandığında, dalganın nereye varacağını bilmek hala piyasanın en değerli sezgilerinden biri.