İçeriğe geç
Fiyatlar yükleniyor...

Alüminyum P1020 Premium (Rotterdam & MJP)

Borsada gördüğünüz alüminyum fiyatı, fabrikanın kapısında ödediği rakamın yarısı kadar bile eksik kalabilir, işte aradaki o fark prim oluyor.

Alüminyum P1020 Premium (Rotterdam & MJP)
Künye
ÜrünP1020 primi (LME üzerine)
BölgelerRotterdam · MJP · Midwest
DeğerlemePlatts · Fastmarkets
Birimton başına dolar

Bir alüminyum tüccarına LME fiyatını sorarsanız size güler. Çünkü o ekranda dönen rakam, metalin Londra Metal Borsası'nın onayladığı bir depoda, belirsiz bir teslim tarihiyle, soyut haliyle değeri. Ama siz Rotterdam limanında bir gemiden inecek, vergisi ödenmiş, hemen kamyona yüklenip fabrikaya gidecek gerçek bir külçe istiyorsanız, o LME fiyatının üzerine bir miktar daha ödersiniz. İşte o üzerine eklenen rakama bölgesel prim deniyor. P1020 primi de bu primlerin en çok konuşulan, en çok takip edileni.

Bu yazıda alüminyumun neden iki ayrı fiyatı varmış gibi göründüğünü, Rotterdam ile Japonya'nın neden farklı primlerle yaşadığını ve fabrikanın gerçekte ne ödediğini anlatacağım.

P1020 tam olarak ne demek

P1020, birincil alüminyumun saflık standardı. İsmi kafa karıştırıcı duruyor ama mantığı basit. Metalin içinde en fazla yüzde 0,10 demir ve yüzde 0,20 silisyum bulunabilir, yani toplam yüzde 0,20 safsızlık. Buradan "10" ve "20" çıkıyor, "P" de primary yani birincil anlamında. Geriye kalan yaklaşık yüzde 99,7'lik kısım saf alüminyum.

Bu saflık seviyesi tesadüf değil. Dökümhaneler, ekstrüzyon tesisleri, levha haddehaneleri P1020'yi standart girdi kabul ediyor. LME'nin teslim ettiği külçeler de bu spesifikasyona uyuyor. Yani P1020 hem borsanın hem de sanayinin ortak dili gibi çalışıyor.

Prim dediğimiz şey ise bu standart metalin LME taban fiyatının üzerine binen ek maliyet. Birimi ton başına dolar. Platts ve Fastmarkets gibi fiyatlama ajansları her bölge için bu primi ayrı ayrı hesaplayıp yayımlıyor.

Alüminyum nereden, nasıl çıkıyor

Alüminyumun hikayesi boksit madeniyle başlıyor. Boksit önce alümina denen beyaz toza dönüştürülüyor, sonra o toz dev elektroliz hücrelerinde eritilerek metale çevriliyor. Bu son adım inanılmaz elektrik yiyor, bir alüminyum tesisi resmen elektriği metale çeviren bir makine gibi düşünülebilir.

Bu yüzden üretim coğrafyası ucuz enerjinin peşinden gidiyor. Çin tek başına dünya üretiminin yarısından fazlasını yapıyor. Arkasından Hindistan, Rusya, Kanada, Körfez ülkeleri geliyor. Kanada hidroelektriğin, Körfez doğalgazın bol olduğu yerler, ikisi de ucuz enerji demek.

Avrupa bu denklemde zayıf kalıyor. Enerji krizinin vurduğu 2022 sonrasında kıtanın birçok izabe tesisi ya kapandı ya da üretimi kıstı. Bu da Avrupa'nın metalı dışarıdan getirmesi gerektiği anlamına geliyor, ki Rotterdam priminin neden bu kadar oynak olduğunu anlamak için bu noktayı akılda tutmak gerekiyor.

Talep tarafında kim var

Alüminyumu kim alıyor diye bakınca üç büyük müşteri çıkıyor karşımıza. İlki ulaşım, yani otomobiller, uçaklar, trenler. Hafif olması yakıt tüketimini düşürdüğü için araç üreticileri her yıl daha fazla alüminyum kullanıyor.

İkincisi inşaat ve ambalaj. Pencere doğramaları, cepheler, içecek kutuları hep bu metalden. Bir kutu kola düşünün, o ince çeperin tamamı alüminyum.

Üçüncüsü ve son yıllarda en hızlı büyüyeni enerji geçişi. Güneş paneli çerçeveleri, elektrik iletim hatları, elektrikli araç gövdeleri ve batarya kasaları alüminyum talebini yukarı çekiyor. Talep arttıkça, metalı fiziksel olarak doğru yerde, doğru zamanda bulundurmak da zorlaşıyor, primin doğduğu yer tam burası.

Prim mantığı nasıl çalışıyor

Bir fabrika sahibinin kafasındaki hesabı düşünelim. LME alüminyum fiyatı diyelim ton başına 2.500 dolar. Ama o fiyat sadece metalin kendisi. Fabrikanın metali LME deposundan alıp kapısına getirmesi gerekiyor.

Bu yolculuğun her adımı para. Navlun, sigorta, liman ücretleri, gümrük vergisi, kara taşıması ve metalı depodan çıkartmanın bekleme maliyeti. Hepsi üst üste binince LME fiyatının üzerine ciddi bir rakam ekleniyor. Bölgesel prim, işte bu lojistik ve elden çıkarma maliyetlerinin toplamını tek bir sayıya sıkıştırıyor.

Ama iş sadece lojistik değil. Primi asıl belirleyen şey o bölgedeki arz ile talep arasındaki gerilim. Avrupa'da metal kıtsa, herkes aynı gemiden inen yükü kapmak istiyorsa prim fırlıyor. Bölgede fazla metal birikmişse prim eriyor. Yani prim, bir bölgenin metale ne kadar aç olduğunu ölçen bir termometre gibi okunabilir.

Rotterdam, MJP ve Midwest neden ayrışıyor

Üç ana prim bölgesi var ve her biri kendi hikayesini anlatıyor.

Rotterdam Avrupa'nın giriş kapısı. Burada iki ayrı prim kotasyonu dönüyor, gümrüklü (duty-paid) ve gümrüksüz (duty-unpaid). Aradaki fark Avrupa'nın ithalat vergisi. Bu yüzden Rotterdam priminden bahsederken hangisini kastettiğinizi belirtmek gerekiyor.

MJP, yani Major Japanese Ports, Asya'nın referans primi. Japonya kendi alüminyumunu neredeyse hiç üretmiyor, dolayısıyla ülkenin tükettiği her gram metal ithal. MJP primi çeyreklik bazda büyük üreticilerle Japon alıcılar arasında müzakere ediliyor ve bu pazarlık tüm Asya için fiyat sinyali veriyor.

Midwest ise ABD'nin iç pazar primi. Amerika'nın özelliği şu, ülke metalı çoğunlukla Kanada'dan ve denizaşırı ülkelerden alıyor ama o metalin Orta Batı'daki fabrikalara taşınması ek lojistik yük getiriyor. Üstüne bir de gümrük tarifeleri binince Midwest primi kendine has bir karakter kazanıyor.

Bölge Pazar Tipik özellik
Rotterdam Avrupa Gümrüklü ve gümrüksüz iki ayrı kotasyon
MJP Japonya / Asya Çeyreklik müzakereyle belirlenir
Midwest ABD Tarife ve iç lojistik ağırlıklı

Spread ve arbitraj

Bu üç primin farklı seviyelerde dönmesi, tüccarlar için bir oyun alanı açıyor. Diyelim Midwest primi Rotterdam'dan epey yüksek. O zaman metalı Avrupa'dan alıp Amerika'ya taşımak mantıklı olabilir, tabii navlun ve süre farkını da hesaba katarak.

Bu fark kapatma çabasına arbitraj deniyor. Ama gerçek hayatta arbitraj göründüğü kadar kolay işlemiyor. Gemi bulmak, metalı taşımak haftalar alıyor, bu sürede primler değişebiliyor. Üstelik tarifeler ve gümrük kuralları bölgeler arası akışı tıkayabiliyor.

Yine de primler arasındaki spread, piyasanın metalin nereye akması gerektiğini söyleyen bir pusula gibi çalışıyor. Spread açıldıkça metal pahalı bölgeye doğru hareket etmeye başlıyor, bu hareket de zamanla spread'i daraltıyor.

Piyasa hafızası

Primin neden bu kadar önemli olduğunu en iyi anlatan an, 2014-2015 yıllarında yaşandı.

Piyasa hafızası. 2014-2015 yıllarında LME depolarında oluşan upuzun teslimat kuyrukları yüzünden ABD Midwest primi rekor kırarak ton başına 500 doları aştı. Borsa fiyatı durağanken metalı fiziksel olarak depodan çıkartmak aylar alıyor, bu da fiziki alüminyum bulmayı LME fiyatının çok üzerinde bir maliyete çıkarıyordu. 2018'de gelen Rusal yaptırımları primi tekrar fırlattı, çünkü dünyanın en büyük üreticilerinden biri bir anda piyasanın dışına itildi.

Bu iki olay aynı dersi veriyor. Borsa fiyatı tek başına metalin gerçek maliyetini anlatmıyor. Depo kuyruğu gibi görünüşte teknik bir ayrıntı, ya da bir ülkeye gelen yaptırım, fabrikanın ödediği faturayı yüzde 20 yüzde 30 şişirebiliyor.

Depo kuyruğu denen tuzak

2014-2015'teki o kuyruk meselesi tam olarak neydi diye sormak lazım. LME deposundan metal çekmek isteyen bir alıcı, sırada beklemek zorunda kaldı. Bazı depolarda bu bekleme bir yılı aştı.

Mantık dışı görünüyor, metal orada duruyor ama alamıyorsunuz. Depo işletmecileri metalı çıkartmak yerine bekletmenin daha kazançlı olduğu bir yapı kurmuştu, çünkü her bekleyen gün için kira alıyorlardı. Sonuçta acil metal isteyen tüketici, kuyruğu atlamak için piyasada elden satılan metale prim ödemek zorunda kaldı.

Bu yüzden prim, sadece taşıma maliyeti değil, aynı zamanda metale erişim hızının fiyatı. Hemen istiyorsanız fazla ödüyorsunuz.

Yaptırım şokları

2018 Rusal vakası primin politikaya ne kadar duyarlı olduğunu gösterdi. Rusya'nın dev üreticisine yaptırım gelince, alıcılar bu firmanın metalına dokunmaktan çekindi. Bir anda piyasadaki güvenli arz daraldı ve prim yukarı sıçradı.

Aynı duyarlılık her tarife haberinde, her enerji kriziyle kapanan tesiste tekrar ediyor. Borsa fiyatı bazen hiç kıpırdamadan, sadece prim hareket ederek tüm hikayeyi anlatabiliyor. Bir analist alüminyum piyasasını okumak istiyorsa, LME ekranına bakmadan önce primlere bakmalı.

Tüketici gerçekte ne ödüyor

Hepsini birleştirelim. Bir Avrupalı dökümhane sahibinin ödediği gerçek fiyat şu formülle çıkıyor. LME nakit fiyatı artı Rotterdam primi artı varsa kendi tedarikçisiyle anlaştığı küçük ek marj.

Sakin dönemlerde prim, toplam faturanın küçük bir dilimi olabiliyor, belki yüzde 5. Ama kriz anlarında, mesela 2015 Midwest'inde ya da 2022 Avrupa enerji şokunda, prim faturanın çok daha büyük bir parçasına dönüşebiliyor.

Bu da şu yalın gerçeği ortaya koyuyor. Alüminyumun tek bir fiyatı yok. Londra'da gördüğünüz rakam başlangıç noktası, gerçek fiyat ise hangi limana, hangi gümrüğe ve hangi piyasa gerilimine yakaladığınıza göre değişiyor. P1020 primini takip etmek, metalin kağıt üzerindeki değeri ile fabrikanın kasasından çıkan para arasındaki o boşluğu okumak demek.

Emtia Sözlüğü