İçeriğe geç
Piyasa verileri hazırlanıyor

Jeotermal Enerji

Güneş batsa da rüzgar dinse de yerin altındaki ısı hiç durmadan akar, işte bütün hikaye bu kesintisizliğin üzerine kuruluyor.

Jeotermal Enerji

Ayağının bastığı zeminin birkaç kilometre altında durmadan kaynayan bir kazan var. Dünyanın çekirdeği milyarlarca yıldır soğumaya çalışıyor ama o kadar yavaş soğuyor ki insan ömrü yanında sonsuz sayılır. O derinlikteki ısı yukarı doğru sızıyor, kayaları ısıtıyor, yeraltı sularını kaynatıyor. Bazı yerlerde bu sıcaklık o kadar yüzeye yaklaşıyor ki sondajla birkaç kilometre delip o sıcak suya ya da buhara ulaşabiliyorsun. İşte jeotermal enerji tam olarak bu, yerin kendi içinden gelen ısıyı yakalayıp elektriğe ya da sıcaklığa çevirmek. Yakacak bir şey aramıyorsun, kömür de yakmıyorsun, sadece zaten orada olan ve hiç durmayan bir sıcaklığa borunu uzatıyorsun.

İlk bakışta küçük bir mühendislik ayrıntısı gibi duruyor. Oysa jeotermalin asıl gücü, güneş ve rüzgardan onu kökten ayıran tek bir özellikte saklı. Güneş gece batar, bulut gelince zayıflar. Rüzgar bazı günler eser bazı günler durur. Yerin altındaki ısı ise ne geceyi tanır ne mevsimi. Sabahın üçünde de aynı sıcaklıkta akar, Ocak ayında da, Temmuz öğleninde de. Bu basit gerçek jeotermali yenilenebilirler arasında bambaşka bir yere oturtuyor.

Yerin altından gelen ısı

İşin temelinde son derece sade bir fizik var. Yere doğru indikçe sıcaklık artıyor, çoğu yerde her kilometrede kabaca otuz derece ekleniyor. Demek ki üç kilometre delersen, doksan derece sıcaklık fazlası buluyorsun. Ama önemli olan ortalama değil, ısının nerede yüzeye yaklaştığı. Yer kabuğunun çatlaklarının kesiştiği, volkanik hareketin yoğun olduğu bölgelerde aynı sıcaklığa çok daha sığ derinlikte ulaşıyorsun. Bu yüzden jeotermalin haritası, fay hatlarının ve volkanların haritasıyla neredeyse üst üste biniyor.

Klasik bir jeotermal santral aslında basit bir devre gibi çalışıyor. Bir kuyu açıyorsun ve yeraltındaki sıcak su ya da buhar yukarı çıkıyor. Bu akışkanın taşıdığı ısıyı bir türbini döndürmek için kullanıyorsun, türbin jeneratörü çeviriyor, elektrik üretiliyor. Soğuyan suyu ise bir başka kuyudan tekrar yeraltına basıyorsun ki rezervuar boşalmasın. Yani ısıyı çekiyorsun ama suyu geri veriyorsun, döngü kapanıyor ve kaynak sürdürülebilir kalıyor.

Sahanın sıcaklığı her şeyi belirliyor. Yüksek sıcaklıklı sahalarda doğrudan buhar çıkıyor ve elektrik üretmek en verimli halde oluyor. Daha ılık sahalarda ise suyun ısısını başka bir akışkana aktarıp onunla türbin döndürmen gerekiyor. Hatta çok düşük sıcaklıkta elektrik üretmeye değmiyor, o ısıyı doğrudan binaları ısıtmak, seraları sıcak tutmak, termal tesislere su vermek için kullanıyorsun. Aynı kaynak, sıcaklığına göre bambaşka işlere yarıyor.

Neden sessiz bir baz yük

Şimdi jeotermali bu kadar değerli kılan asıl noktaya gelelim. Elektrik şebekesinde iki çeşit üretime ihtiyaç var. Bir tarafta talebin gün boyunca hiç düşmeyen tabanı duruyor, hastaneler, fabrikalar, sürekli çalışan her şey. Buna baz yük deniyor ve gece gündüz, yaz kış, kesintisiz akmak zorunda. Diğer tarafta ise akşamüstü herkes eve gelince zıplayan tepe talebi var.

Geleneksel olarak bu baz yükü kömür ve nükleer santraller karşılıyor, çünkü onlar da kesintisiz çalışıyor. Güneş ve rüzgar bu işi yapamıyor, çünkü ne zaman üreteceklerini onlar değil hava belirliyor. Bulutlu sakin bir günde solar tarlası da rüzgar santrali de bir anda susabiliyor. Bu yüzden ne kadar güneş ve rüzgar kursan da arkalarına kesintisiz bir kaynak koymak zorunda kalıyorsun.

Jeotermal işte tam burada parlıyor. Yerin altındaki ısı havaya bağlı olmadığı için santral yılın neredeyse tamamında tam kapasiteye yakın çalışıyor. Bir solar tarlası yıl boyunca ortalama olarak kurulu gücünün dörtte birini üretebiliyorsa, iyi bir jeotermal santral yüzde doksanın üzerinde bir doluluğa ulaşıyor. Yani aynı megavatlık etiketin arkasında jeotermal, solardan kat kat fazla gerçek elektrik veriyor. Karbon salmadan baz yük üretebilen tek yenilenebilir kaynak olması, onu enerji geçişinin sessiz ama stratejik bir parçası haline getiriyor.

İzlanda'nın kanıtı

Bu özelliğin ne anlama geldiğini görmek istiyorsan tek bir ülkeye bakman yeterli. İzlanda, Atlantik'in tam ortasında, iki kıtasal levhanın birbirinden ayrıldığı yarık üzerinde oturuyor. Bu yüzden adanın altı resmen volkanik bir kazan, sıcak su ve buhar yüzeye o kadar yakın ki neredeyse her yerden çıkıyor.

Piyasa hafızası. İzlanda, ülke genelindeki jeotermal rezervlerini ve bol su kaynaklarını kullanarak elektriğinin neredeyse tamamını yenilenebilir kaynaklardan üreten nadir ülkelerden biri haline geldi. Bu kesintisiz ve ucuz enerji bolluğu, dünyanın en çok elektrik tüketen sektörlerinden biri olan alüminyum eritmeyi adaya çekti ve hammaddesi olmayan bu küçük ülkeyi büyük bir alüminyum üreticisine dönüştürdü.

Bu dönüşümün mantığı tek başına jeotermalin değerini anlatıyor. Alüminyum eritmek inanılmaz miktarda elektrik ister ve bu elektriğin bir saniye bile kesilmemesi gerekir, çünkü eriyik metal donduğunda bütün tesis mahvolur. Demek ki alüminyum üreticisi en çok iki şey arıyor, ucuz elektrik ve mutlak kesintisizlik. İzlanda'nın jeotermali tam olarak bu ikisini birden sunuyor. Adada boksit madeni yok, alümina yok, hammaddenin tamamı gemiyle taşınıyor. Yine de bu enerji avantajı o kadar güçlü ki nakliye masrafına rağmen eritmeyi orada yapmak kazançlı çıkıyor. Yani jeotermal burada sadece bir enerji kaynağı değil, koca bir sanayiyi yoktan var eden çekim gücü oldu.

Piyasa bunu nasıl okuyor

Jeotermal bir borsada işlem gören emtia değil. Kuyudan çıkan ısıyı tüpe doldurup gemiyle başka ülkeye satamıyorsun, petrol gibi taşınmıyor, doğalgaz gibi sıvılaştırılmıyor. Bu yüzden jeotermalin değeri uluslararası bir fiyat etiketinde değil, ürettiği elektriğin ve ısının yerel piyasadaki yerinde okunuyor. Ama bu yerel oluş onu görünmez yapmıyor, tam tersine çok özel bir ekonomik mantığı var.

Jeotermal santralin maliyet yapısı fosil santralin tam tersi. Kömür santralinde kuruluş görece ucuz ama her gün kömür almak zorundasın, yani yakıt gideri ömür boyu sürüyor. Jeotermalde ise kuruluş çok pahalı, çünkü kilometrelerce derinliğe kuyu açmak büyük para ve büyük risk istiyor. Buna karşılık santral bir kez çalışmaya başladığında yakıt gideri sıfıra yakın, çünkü yerin ısısı bedava. Bu yapı jeotermali, başlangıçta ağır ama sonrasında son derece öngörülebilir bir yatırım haline getiriyor.

İşin en büyük riski de bu yüzden en başta toplanıyor. Bir saha keşfedip ilk kuyuyu açtığında o derinlikte gerçekten yeterli sıcaklık ve akış var mı, ancak delince anlıyorsun. Bazen umulan ısı çıkmıyor, bazen su yeterince akmıyor ve milyonlarca dolarlık kuyu boşa gidiyor. Bu yüzden jeotermal yatırımcısı bir madenciye benziyor, en korkutucu kısım yer altında ne bulacağını delmeden bilememesi. Saha kanıtlandıktan sonra ise jeotermal santral, fiyatı havaya ve yakıt piyasasına bağlı olmayan, neredeyse sabit maliyetli bir elektrik makinesine dönüşüyor.

Küçük bir hesap

Rakamlara dökünce maliyet yapısının neden bu kadar belirleyici olduğu netleşiyor. Diyelim elli megavatlık bir jeotermal santral kuruyorsun ve toplam yatırım kuyular dahil iki yüz elli milyon dolar tutuyor. Santral yüzde doksan doluluk ile çalışıyor, yani yılda kabaca dört yüz milyon kilovatsaat elektrik üretiyor. Bu üretimi otuz yıl boyunca sürdürdüğünü düşün.

Şimdi elektriğin maliyetini iki parçaya ayıralım. Yakıt gideri neredeyse yok, ama o iki yüz elli milyon dolarlık kuruluşu yıllara ve üretilen her kilovatsaate bölmen gerekiyor. Bakım ve işletme için de yılda kabaca on milyon dolar koyalım. Bu sayıları üretime böldüğünde, her kilovatsaatin maliyeti kabaca altı yedi sente oturuyor ve bu rakam otuz yıl boyunca neredeyse hiç değişmiyor.

Kalem Değer
Kurulu güç 50 megavat
Toplam yatırım yaklaşık 250 milyon dolar
Yıllık üretim yaklaşık 400 milyon kilovatsaat
Yakıt gideri neredeyse sıfır
Yaklaşık maliyet kilovatsaat başına 6 ila 7 sent

Bu tablonun anlattığı şey jeotermalin bütün kişiliğini özetliyor. Gaz santralinde elektriğin maliyeti, doğalgaz fiyatı her oynadığında zıplayıp düşüyor ve otuz yıl sonrasını kimse bilemiyor. Jeotermalde ise maliyetin tamamı baştaki kuyu yatırımında kilitleniyor, sonrası neredeyse sabit. Yani bir enerji şirketi için jeotermal, fiyat dalgalanmasına karşı sigorta gibi çalışan, getirisi öngörülebilir ama girişi pahalı bir varlık. Bu öngörülebilirlik, dalgalı bir enerji dünyasında giderek daha kıymetli hale geliyor.

Yeni jeotermal genişliyor

Klasik jeotermalin büyük bir kısıtı var, o da coğrafya. Yeterli ısının yüzeye yakın olduğu sahalar dünyada belli bölgelerde toplanıyor, herkesin altında İzlanda gibi bir kazan yok. Bu yüzden uzun yıllar jeotermal, sadece volkanik şansa sahip ülkelerin oyunu olarak kaldı. Ama son dönemde bu sınırı kırmaya çalışan yeni bir nesil teknoloji ortaya çıkıyor.

Fikir şu, eğer ısı her yerin derininde zaten varsa, neden sadece doğal sıcak su havuzlarını beklesin. Bunun yerine kuru sıcak kayalara çok derin kuyular açıp, içlerine su pompalayıp, o suyu kayadan ısıtarak geri çekebilirsin. Bu yaklaşım jeotermalin haritasını volkanik bölgelerden çıkarıp neredeyse her yere taşıma sözü veriyor. Petrol sondajı sektöründen gelen derin delme tecrübesi de bu işe doğrudan akıyor, çünkü kuyu açma becerisi ortak.

Bu genişleme jeotermalin piyasadaki konumunu da değiştiriyor. Şimdiye kadar görece niş bir kaynaktı, sadece şanslı coğrafyalarda anlam taşıyordu. Eğer derin kuru kaya teknolojisi olgunlaşırsa, jeotermal birden her yerde kurulabilen bir baz yük seçeneğine dönüşebilir. O zaman güneş ve rüzgarın aralıklı doğasını dengeleyen, karbon salmayan, fiyatı sabit bir taban kaynağı çok daha geniş bir alanda devreye girer.

Görünmeyen ama stratejik

Enerji geçişi tartışmaları neredeyse hep güneş ve rüzgar etrafında dönüyor. Panel fiyatları, türbin boyları, batarya kapasiteleri her gün konuşuluyor. Jeotermal ise bu gürültünün arkasında sessizce duruyor, çünkü ne dramatik bir şekilde ucuzluyor ne de her köşe başında görünüyor. Oysa yapabildiği şey, o iki popüler kaynağın yapamadığı tam o şey, hiç durmadan üretmek.

Bu sessizlik biraz haksız. Bir şebekeyi tamamen yenilenebilire taşımak istiyorsan, güneş ve rüzgarın sustuğu anları dolduracak bir kaynağa mecbursun. Bu boşluğu bugüne kadar ya gaz santralleri ya da devasa bataryalar dolduruyor. Jeotermal ise bu işi karbon salmadan, yakıt almadan, gece gündüz aynı tempoda yapabiliyor. Yani enerji geçişinin en zor parçası olan kesintisiz ve temiz tabanı sağlayan az sayıdaki seçenekten biri.

Sonuçta jeotermal, vitrinde durmayan ama raf arkasını ayakta tutan bir emtia gibi. Yerin kendi ısısını alıyor, hiç durmadan elektriğe çeviriyor ve bunu havaya bakmadan yapıyor. İzlanda'nın bu kesintisiz enerjiyle koca bir alüminyum sanayisini yoktan var etmesi, bu sessiz kaynağın aslında ne kadar belirleyici olabileceğini gösteren en net kanıt. Yeni delme teknolojileri coğrafya kısıtını gevşettikçe, bugün kenarda görünen jeotermal, yarının kesintisiz temiz şebekesinin tam ortasına oturabilir. O sıcaklık zaten ayağının altında ve hiçbir yere gitmiyor, mesele sadece ona doğru yerden uzanmak.

yenilenebilir

EDF

Engie

Enel